SOYKIRIMDAN KURTULAN GÖRGÜ TANIKLARININ ANLATTIKLARINA GÖRE ERMENİ SOYKIRIMI’NIN GİDİŞATI

 

Sultan Abdülhamit iktidarının yıkılmasından ve 1908 Anayasası’nın kabul edilmesinden sonra hükümetin başına geçen Jön Türkler’in “İttihat ve Terakki” partisi, Abdülhamit’in katliamcı politikasını (1894-1896) benimseyip, Pantürkizm ve Panislamizm ideolojilerine inanarak sadece Osmanlı İmparatorluğu’nu korumayı değil, aynı zamanda Ermenileri ve diğer tebaa Hıristiyan halkları şiddete başvurarak ya ortadan kaldırmayı ya da Türkleştirmeyi, Akdeniz çevresinden Altay bölgesine kadar uzanan dünya çapında Panturanist ve Panislamist bir devlet kurmayı da amaçlıyordu.

1915-1922 yıllarında uygulanan Ermeni Soykırımı’ndan kurtulmuş görgü tanıkları, ki bunlardan hayatta olan neredeyse artık yoktur, hatıralarını yazıya döktüğümüz sırada 20’inci yüzyılda uygulanmış ilk soykırımın tarihi ve siyasi bütün şartlarını bütün ayrıntılarıyla anımsamaktaydılar. O görgü tanıklarından en yaşlı neslin temsilcileri, sloganı millet ve din farkı gözetmeksizin “özgürlük, adalet, kardeşlik ve eşitlik” olan 1908 Anayasası’nın Türkiye tarafından kabul edilmesini bile hatırlamaktaydılar. Ülke genelinde toplumsal bir coşku hüküm sürüyordu; zira bütün halklara yasalarla tamamen eşit haklar sağlanacaktı.

Daha önce benzeri görülmemiş o siyasi olayı bize soykırımdan kurtulan, Harputlu Sargis Khaçatıryan (1903 doğumlu) anlattı: “…hatırlıyorum da, 1908 tarihinde Türkiye’de ihtilal olduğunda, insanlar sokaklarda şarkı söylüyorlardı” [Sv. 2000. Gth. 110, sayfa 222].

Kalkın, hey vatandaşlar!
Sevinelim yoldaşlar!
İşde size hürriyet:
Yaşasın Osmanlılar!3

[Sv. 2000. Gth. 337, sayfa 412]

Soykırımdan kurtulan Bitlisli Hımayak Boyacıyan (1902 doğumlu) ise anısını anlatırken şöyle dedi: “1908’de Hürriyet ilan edildiğinde, başlangıçta herkes Ermeni ve Türk’ün kardeşçe beraber yaşayacağı konusunda hemfikirdi. Hatta köyümüzde şölen oldu ve tüfekler ateşlendi…” [Sv. 2000. Gth. 17, sayfa 77].

19’uncu yüzyılda doğmuş Sasunlu [Sason] görgü tanığı Yeğyazar Karapetyan (1886 doğumlu) geçmişin tarihi olaylarını hatırlayarak şöyle dedi: “…1908’de ilan edilen Hürriyet bütün siyasi mahkûmları özgürlüklerine kavuşturdu; artık Ermeni, Türk ve Kürt hepsi de eşit haklara sahip olacaklardı. Her yerde sevinç çığlıkları duyuluyordu. Hürriyet yasasıyla Ermenilerin küçük düşürülmesine, dövülmesine, soyulmasına, küçümsenmesine, küfürlere ve soyguna maruz kalmasına son veriliyordu. Bu tür davranışları sergileyen kişi en ağır cezalara çarptırılıyor, hatta idama mahkûm ediliyordu. Her iki halka da tam güvence veriliyordu: Ermenilere serbestçe oy verme, kendi temsilcilerini seçme ve önerme hakkı veriliyordu. Bu batı Ermenilerinin yaşamında bir yeniden doğuş idi…” [Sv. 2000. Gth. 1, sayfa 42].

Ancak Türkiye’de Meşrutiyet’in ilanının üzerinden henüz bir yıl bile geçmeden, 1894-1896 yıllarında Abdülhamit’in düzenlediği katliamlardan kurtulmuş olan Adana ve çevresindeki, Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı köyler, İttihatçı nefretinin hedefi haline geldi.

1909 yılında, kutsal Paskalya haftasının, 1-3 Nisan günleri, Adana çevresiyle birlikte alevler içindeydi. Kana susamış kalabalık Adana’nın Ermeni mahallelerine ve çevre köylere saldırıyor, bütün dükkânları yağmalıyor, kadın çocuk demeden silahsız ve korumasız Ermenileri katlediyordu.

Adana katliamı önceden planlanmıştı. Türk İçişleri danışmanı Adil Bey’in Kilikya bölgesindeki bütün Türk memurlara gönderdiği telgraf bunu kanıtlıyor. O telgrafta şöyle denmekteydi: “yabancı dini kuruluşlara ve konsolosluklara zarar gelmemesi için büyük bir özen gösterilsin” [Çizmeciyan 1930. Sayfa 174].

Türk Hükümeti, Edirne’den Ermeni Osmanlı Mebusu Hakob Papikyan’ın Adana’ya hareket etmesini, olayı yerinde incelemesini ve Meclis-i Mebusan için Türkçe resmi bir rapor hazırlamasını tavsiye eder. H. Papikyan Adana’ya gider, olan biteni detaylı bir şekilde araştırır ve kendi hazırladığı teferruatlı “Rapor”da der ki: “…kurban sayısı 30.000’e ulaşmakla kalmıyor,” ayrıca “katliamların yerel makamların bilgisi dahilinde ve emriyle düzenlendiği apaçık ortadadır”4 [Adana felaketi 1919. Sayfa 28.]

Tarihi roman yazarı Sımbat Bürat o olaylardan edindiği doğrudan izlenimlerle aşağıdaki popüler şiiri yaratmış. O şiiri bize, olayın gerçeğe uygun bir yansıması olarak soykırımdan kurtulan Zeytunlu Karapet Tozluyan aktardı [şarkının orijinali Ermenicedir]:

Ermeniler ağlasın, amansız katliam
Çöle çevirdi güzel Adana’yı,
Ateş ve kılıç ve zulümle talan,
Rupinyan ülkesini, ah! etti harap.

Silahsız Ermeni bir anda,
Kılıçla vurulup, düştü kalabalığın önüne,
Yok oldu, kilise ve okul alevlerde,
Acımasızca öldürüldü, sayısız Ermeni.

Yoksun bıraktı, acımasız Türkler,
Evladı anadan, gelini kocadan,
Hurdahaş ettiler, neye rastladılarsa,
İçtiler, kandılar Ermeni kanıyla.

Üç gün, üç gece, içeriden ateş,
Dışarıdan ise düşmanın kılıç ve mermisi,
Sildi Ermenileri yeryüzünden,
Kan akıyordu Ermeni sokaklarından.

[Sv. 2000. Gth. 342, sayfa 413-414].

İfade derinliği ve anlatım zenginliği açısından doymuş aşağıdaki Türkçe halk şarkısı da o tarihi ve siyasi gelişmelerin doğrudan etkisi altında bestelenmiştir:

Hey, çamlar, çamlar, alaçık çamlar!
Her güneş vurunca sakız damlar,
Sakız damlarsa, yüreğim ağlar,
Adana ırmağı sel gibi akar,
İşte geldim sana, kıyma Adana!
Of, of, işte gördüm sizi, kıyma çocuklar!

Adana köprüsü tahtadır, tahta,
Ermeni muhaciri gelir bu hafta,
Adana ırmağı leş ilen kanlar!
Kaldırın leşleri: Adana kokar,
İşte geldim sana, kıyma Adana!
Of, of, işte gördüm sizi, kıyma çocuklar!

[Sv. 2000. Gth. 340, sayfa 413].

Adanalı görgü tanığı Mikayel Keşişyan (1904 doğumlu) üzüntüyle anlattı: “1909 yılında yapılan Adana katliamı sırasında ben 5 yaşındaydım. O dehşetli geceye Türkçe ‘Camuz dellendi’ (‘manda delirdi’) adı verildi; zira gerçekten de Sultan çıldırmıştı. Onun emriyle insanları boğazladılar; 30.000’e yakın Ermeniyi katlettiler; evleri yakıp yıktılar, küle çevirdiler. …Herkesi toplayıp Adana ırmağına götürdüler; Sultan Hamit’e haber gönderdiler, ‘bütün Ermenileri toplayıp ırmak kenarına getirdik, emir bekliyoruz’ diye. Bir tarafta su, öbür tarafta ateş. Babam beni kucaklamıştı. Olanları omuzunun üzerinden seyrettiğimi hatırlıyorum. Annem de bizimleydi, bizi ırmağın kenarına doldurmuşlardı. Sultan’dan emir geldi: af emri. Bize de ‘Padişahım çok yaşa!’ dedirttiler. Eve döndük; ama öldürülenler, öldürülmüştü” [Sv. 2000. Gth. 182, sayfa 318].

Adana katliamı sırasında sayısız Ermeni şehri ve köyü yakılıp yıkılıyordu. Musa Dağ, Dörtyol, Hacın, Sis, Zeytun [Süleymanlı,] Şeyh Murat, Fındıcak ve diğer bazı yerleşim yerleri ise, kendilerini kahramanca savunarak on binlerce Türkün saldırısını durduruyor ve katliamlardan kurtuluyordu.

Aslında o, Jön Türklerin uygun fırsatı kollayarak Ermeni Halkı’nın kökünü kazımak için hummalı bir çalışmayla hazırlandıkları Büyük Felaket’in başlangıcıydı. O fırsat Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde yaratıldı. Türkiye savaşa yayılmacı emellerle ve Ermenileri yok etmeye yönelik canavarca bir planı gerçekleştirmek amacıyla girdi.

İstila amaçlı o savaş da halk şarkılarında sanatsal yansımasını bulmuştur:

Pencereden kar geliyor,
Bak dışarı kim geliyor?
Ölüm bana zor geliyor,
Uyan, sultan, zalım sultan!
Kan ağlıyor bütün cihan!
Aman! Aman! Mayrik!5

[Sv. 2000. Gth. 338, sayfa 412].

Ülkeyi yönetenin (zalim Sultan) bütün dünya kan ağlarken” bile, halkın kaderine ilgisiz kaldığı bir dönemde, karlı kış mevsiminin dondurucu soğuğu ölüm (savaş) dehşetiyle karşılaştırılmıştır.

6 Ağustos 1914 günü Türk-Alman İttifak Antlaşması İstanbul’da imzalanır. Alman Büyükelçi Wangenheim Türk Hükümeti’ne verdiği notada şöyle diyordu: “Eğer Osmanlı hükümeti sorumluluklarına sadık kalarak Üçlü İttifak’a karşı harbe girerse, Almanya ona şu avantajları sağlar.” İmzalanan antlaşmanın 6 maddesinden biri de şöyleydi: “Almanya Osmanlı İmparatorluğu’nun doğu sınırlarının, Rusya’da yaşayan Müslüman nüfusla Türkiye’nin direkt teması sağlanacak şekilde düzeltilmesini şart koşacaktır” [Lazyan 1942. Sayfa 78.]

1915 yılının Şubat ayında, “İttihat ve Terakki” partisi Türkiye Ermenilerinin tehcir ve katliamını organize etmek için “Üçlü İcra Komitesi” adında özel bir komisyon (Bahaittin Şakir, Dr. Nazım, Mithat Şükrü) kurar. O komisyon tehcir tarihlerini ve yollarını, katliam yerlerini, katliamcıların çalışma tarzını ayrıntılı bir biçimde belirlemiş, hapisanelerden katilleri serbest bırakmış, Jön Türk şeflerin emri altında çalışan, “Teşkilatı Mahsusa” adıyla, Ermeni Soykırımı’nı uygulaması gereken çeteler kurmuştu.

Aynı yılın Nisan ayının 15’inde, Türk Hükümeti’nin İçişleri Bakanı Talat Paşa, Savaş Bakanı Enver Paşa ve İttihat’ın Genel Sekreteri ve Eğitim Bakanı Dr. Nazım imzalı, Ermenilerin tehcir edilip yok edilmesine ilişkin gizli bir emir yetkili makamlara iletilir ve “Ermenileri yok etmek lazım” diye büyük bir nefretle uyaran Talat Paşa bu uğurda hiçbir fedakârlıktan çekinmeyeceği sözünü verir. [Andonyan 1921. Sayfa 232]

İttihat’ın İcra Komitesi’nin oturumlarından birinde, Bahaittin Şakir Ermeni Tehciri’ni hemen başlatıp bitirmenin ve o esnada da halkı katletmenin zaruri olduğunu bildirmiştir. “Savaştayız,” demiştir, “Avrupa ve Büyük Devletlerin müdahale etmesi gibi bir korku yoktur, dünya basını da protesto sesi yükseltemez. Protesto etse bile, hiçbir sonuç vermez, ilerde sorun bir oldubitti haline gelir” [Mesrop 1955. Sayfa 258].

Jön Türk Hükümeti’nin İçişleri Bakanı Talat Paşa özel bir emir vermişti: “Türk topraklarında Ermenilerin yaşama ve çalışma hakkı tamamen iptal edilmiştir. Buna göre, Hükümet beşikteki bebeklere bile acınmamasını emrediyor…” [Nersisyan 1991. Sayfa 564- 565].

İttihat’ın İcra Komitesi o tehcir ve katliamı ordu veya polis gücünün eliyle gerçekleştirmek yerine, bu işi hapisanelerden salıverilen suçlulara, katillere, Kürtlere, Çerkezlere ve Çeçenlere havale ederek gerçekleştirmeyi öngörmekteydi.

O tarihi ve siyasi koşullarda Türkiye’de yaşayan Hıristiyan halklar ve bunların arasında Ermeniler için de seferberlik en büyük kötülüklerden biri haline gelmişti: yaşları 18 ile 45 arasında değişen Ermeni gençlerini silah altına alma adı altında amele taburlarına alıyor ve Savaş Bakanı Enver Paşa’nın özel emri doğrultusunda gözden uzak, gizli yerlerde öldürüyorlardı.

…1914 yılında Türkiye genel seferberlik ilan etti…- diye anlattı Harputlu Sargis Khaçatıryan (1903 doğumlu),- Ermeni gençlerini Türk ordusuna aldılar. Götürüp amele taburlarında çalıştırdılar; sonra hepsini de öldürdüler“ [Sv. 2000. Gth. 110, sayfa 223].

Harputlu Sargis Martirosyan (1903 doğumlu) ise daha detaylı bir şekilde anlattı: “Birinci Dünya Savaşı’nda Ermenileri askere aldılar; yaklaşık 300.000 Ermeni genci orduya gönderildi. Başlangıçta, bunların eline silah verildi; ama sonra Enver Paşa demiş ki: ‘Biz yol yapacağız; çalışan ellere ihtiyacımız var.’ Fakat aslında onları kendi kazdıkları çukurlara atmış, öldürmüşlerdir” [Sv. 2000. Gth. 111, sayfa 224].

Soykırımdan kurtulan Tokatlı Annik Marikyan’ın (1892 doğumlu) aktardığı, o tarihi koşullarda bestelenmiş şarkı hayatta kalan görgü tanıklarının söylediklerini kanıtlıyor [şarkının orijinali Ermenicedir]:

Elime silah vermediler, amele taburuna yazdılar,
Tokat’ın Yatmış köyü dört günlük mesafedeydi
Yatmış’ın taşlarını kırmak gerekiyordu…
Gidiyorum, gidiyorum, ben askere gidiyorum
Taş kırmaya ben gidiyorum

[Sv. 2000. Gth. 295, sayfa 404].

Amele taburunda çalışanların sonu ise önceden belliydi: ölüm.

[Şarkının orijinali Ermenicedir]:

Askerleri götürdüler Palu’ya,
Analar-bacılar oturup ağladılar,
Orada askerlere çok çukurlar kazdırdılar,
Sonra da askerleri oraya gömdüler!

[Sv. 2000. Gth. 296, sayfa 405],

işte Palulu Hazakhan Torosyan (1902 doğumlu) gözyaşlarıyla bunları hatırladı.

Erzurum’da doğmuş ama Harput tehcirine katılmış Harutyun Grigoryan (1898 doğumlu) anlattı: “Harput tehciri sırasında ben 17 yaşındaydım. İyi hatırlıyorum: davul çalınıyor, şehirde tellal geziyor ve şöyle diyordu: ’Seferberliktir, savaş çıkacak.’ Sonra dediler ki Ermenileri tehcir edecekler. Şehirde aramalar başladı; sözde silah arıyorlardı; ama aslında tam bir soygun yapıyorlardı; para bulduklarında kendilerinin oluyordu. Soğan ayıklamak için kullanılan bıçağı bile topladılar. Silahını teslim etmeyenin tırnaklarını çekiyorlardı; dövüyor ya da silah satın almak için para istiyorlardı… Şehirde ve köylerde zengin Ermenileri hapisanelere doldurdular. Halk çobanını yitirmiş koyun gibi oldu. Birkaç önde gelen kişinin ayaklarına nal çaktılar; birkaçının da dişlerini çektiler; hapistekiler işkencelere dayanamayarak kendilerini ateşe verdi. … Türk ordusundaki Ermeni askerlerin de silahları ellerinden alınmış ve bu askerler öldürülmüşlerdir. Önce, cepheye göndermek üzere onları topladılar; cepheye gönderecekleri yerde amele taburları oluşturdular ve buralarda da Ermeni asker kürek mahkûmlarının hayatını yaşadı. Acımasız komutanlar, bedel ödeyenler ve ödemeyenler arasında ayrım yapmadan, Ermenileri yol yapımında çalıştırdılar. Onları etrafları süvari zaptiyelerle sarılı olarak saatlerce aç, susuz yürüttüler. Askerlere hakaret etmeye ve onları yaralamaya başladılar; bu daha sonra darbelere dönüştü. Parçanc ve Kesirik yolu üzerinde bir su kaynağına yaklaştıklarında, iki bin kişiye su içme izni verilmedi; itaatsizlik edenin kafasına tüfek kabzası iniyordu. Onların hemen hemen hepsi yok edildi; kurbanların cesetleri de toplu bir mezarın içine atıldı. Diyarbakır’a gönderilen iki bin işçiye de aynı şekilde muamele ediyorlardı. Harput’un Ermeni öğrencilerini ve silahları ellerinden alınmış askerleri, onlara işkence yapmak maksadıyla, Kızıl Konak’ta toplamışlardı. İşkenceye maruz kalmış bu insanların cesetleri üst üste yığılmış ve kokmuştu. Her köşede kan, kusmuk ve dışkı vardı. Yerde yatanlar harp meydanına serilmiş cesetlere benziyorlardı. Bu şekilde, birbiri ardından, bir taraftan köylerden ve kasabalardan getirilmiş rüştünü ispat etmiş insanları ve yaşlıları Kızıl Konak’a attılar, diğer taraftan da tutuklananları Urfa’ya, güya demiryollarında amele olarak çalışmaya gönderdiler. 14 Temmuz 1915 tarihinden sonra bütün Ermeni gençleri mezbahaya gönderilmişlerdi…” [Sv. 2000. Gth. 89, sayfa 187-188].

Soykırımdan kurtulanlardan Yozgatlı Veronika Berberyan (1907 doğumlu) da Türk Seferberliği’nden bahsetti: “…Cumartesi günü, akşama doğru bütün erkekleri Türk ordusuna göndermek üzere toplamışlar; fakat orada Ermenileri Türklerden ayırmışlar. Ermenilerin haklarını savunma konusunda tam yetkili kılınmış olan dedem, Papaz Hakob Berberyan Ermenilerin silah altına alınan Türklerden ayrıldığını görünce demiş ki: ‘Niçin Ermenileri ayırıyorsunuz?’ Türk binbaşı şöyle cevap vermiş: ‘Papaz Efendi, Ermeniler yol yapmaya gidecek, Türkler ise Rus cephesine.’

Ertesi gün Pazardı. Dedem Kutsal Ayini bitirmiş ve daha yeni eve gelmişti. Nefes dahi alamadan kötü haber bize ulaştı. Artin Ağa’nın oğlu değirmenciydi; sabah kalkıp çalışmaya gitmiş, değirmenin yanında bir sürü insan kafatası, ayaklar, eller görmüş. Dili korkudan tutulmuş bir halde, nefes nefese koşarak eve dönmüş ve gördüğünü anlatmış. Artin Ağa oğluyla birlikte gelip dedeme dedi ki: ‘Dün akşam askere götürülenleri gece vakti boğazlamışlar.’ Dedem şöyle cevap verdi: ‘Gidin, Kaymakam’a şikâyet edin.’ Artin Ağa Kaymakam’a şikâyet etmeye gitmiş; ama o gece artık eve gelmemiş.

Ertesi gün, Pazartesi, iki Türk jandarması coplarla geldi. Başka zaman, evimize jandarma geldiğinde kibarca, Papaz Efendi’nin giyinip kendileriyle gitmesini söylerlerdi. Bu defa, geldiler ve kaba bir üslupla dediler ki: ‘Haydi! Kalkın!’. Dedemi Kaymakam’ın yanına götürdüler. Dedemle beraber oranın önde gelenlerini, tüccarlarını, aydınlarını da götürmüşlerdi. Bir Türk dedeme demiş ki: ‘Papaz Efendi sonun yaklaşıyor, söyleyeceğin bir şey var mı?’ Dedem diz çöküp dua etmiş. Oradan bir Türk askeri baltayla bir darbe indirmiş, dedemin kafası yerlerde yuvarlanmış. Akıllı dedemin kafasıyla başlamışlar futbol oynamaya…” [Sv. 2000. Gth. 214, sayfa 353-354].

Türk seferberliğini silah toplama süreci takip ediyordu. Bununla eşzamanlı olarak her yerde evler kuşatılıyordu. Bu esnada “silah toplama” bahanesiyle Türk zaptiyeler Ermeni evlerini harabeye çeviriyor, Ermenilerin mallarını çalıyor, onları tutukluyor ve birçoğunu da öldürüyordu.

Katliamdan önce Türk zaptiyeler gelip silahları topladılar. Zengin Karapet Efendi’nın oğlu demiş ki: ‘silahımız yok.’ Zapiyeler arama yapmış, silah bulmuş ve onun tırnaklarını çekmiş, kollarının altına da haşlanmış yumurta koyarak bağlamışlardı” diye ekledi aynı Veronika Berberyan [Sv. 2000. Gth. 214, sayfa 353-354].

Harputlu Hakob Holobikyan (1902 doğumlu) Türk zaptiyelerin babasından nasıl silah talep ettiklerini tekrar hatırlayarak şunları anlattı: “…Babamdan olumsuz cevap aldıklarından, ona kırbaçla vuruyorlardı; sonunda babamı sürükleyerek hapishaneye götürdüler. O zulümleri yaptıkları sırada annem ‘caniler!’ diye bağırdı. O kelime için annemi boş bir eve kapattılar. Biz üçümüz, ben, kız kardeşim ve erkek kardeşim yalnız kaldık. Ben annemin arkasından koştum; kapının çatlağından baktım; annem bana: ‘Oğlum, Grigor amcanızın evine gidin!’ dedi… O günlerde Grigor amcam belediye başkanı sıfatıyla henüz işinin başındaydı. Onun canını bağışlamışlardı. Aracılık etti, ki bu rüşvetsiz olmazdı, ve babamı eve getirdik; kurtuldu. Babam yürüyemediğinden, demirci arkadaşlarından Levon Khoçikyan onu sırtında eve getirdi. Annem de kapatıldığı yerden eve döndü. Babam işkenceden sonra yüz üstü yatıyordu; sırt üstü yatamıyordu. Babam Türk cellatların gece ne tür kötülükler yaptıklarını anlattı. Asık suratlı birisi olan Ahmet Onbaşı işkence etmek için babamı hapishane hücresinden işkence odasına getiriyor; yüzüstü yatırıyor; her iki yanında duran polisler palamut ağacından yapılmış coplarla emir bekliyorlar. Babamdan tekrar Mauser, Mossin tüfekleri, revolver vermesini istiyorlar. ‘Ver! ya da yat! Başlayın vurmaya!’ diye emir veriyor onbaşı. Kırk darbeden sonra oturtuyorlar. Ahmet Onbaşı diyor ki: ’Silahlarını getirmek istemiyor musun?’ Babamın anlattığına göre, Ahmet Onbaşı yanına kilise ve okulun müzik öğretmenini, Armenak Petrosyan’ı oturtmuştu; yani kendisinden sonra sıra ona gelecekti. ‘Malim Efendi silahım yok.’ Yeniden kırk darbe indirirler, ve aynı soruyu yöneltirler. Cevap yine aynı olur. Üçüncü defa yatırmadan evvel sorar: ‘Söyle kimin silahı var?’ Babam ispiyon olamazdı. Bilse bile söylemezdi. Yüz yirmi darbeden sonra yarı ölü halde tutukevine sürüklerler. İşte babamın anlattıkları… [Sv. 2000. Gth. 109, sayfa 220].

Batı Ermenileri arasında yaygın olan aşağıda verdiğimiz Ermeniceyle karışık Türkçe şarkıda Türk askeri görevlisi Ermeni gencine sorar:

- Ulan gâvur, doğru söyle:
Sende martin varımış?

Ermeni genci bunun iftira olduğunu addederek inkâr eder,

- Hayır, efendim! İftiradır:
Bilmem, görmedim,
Bilmem, görmedim.

Ama sonra, gizlice Ermenice ekler [bu kısım Ermeniceden tercüme edilmiştir]:

Duvardan asılıdır, söylemem,
Ermeni Ulusu’na ihanet etmem.

[Sv. 2000. Gth. 323, sayfa 408].

Vesika almış, zorla silah altına alınmış Ermeni gencinin içine doğuyor ki, “buna ölüm yolu derler,” “Ermeniler orada çoktur”:

Ana! uyandır beni, gideyim talime,
Aynalı-martini alayım elime,
Gitmeye doğru vatan yoluna,
Buna ölüm yolu, derler,
Allah saklasın!
Ermeniler çokdır, derler,
Allah kurtarsın!

[Sv. 2000. Gth. 301, sayfa 405].

Bu şarkıda bahsi geçen Ermeni genci Türk Ordusu’na hizmet etmeye, yaşadığı Vatan’a olan yurttaşlık borcunu ödemeye hazır olsa bile, ilerde o da farkına varır ki “silah altına alma” adı altında kendi gibi olanlar yakınlarından uzaklaştırılmaktadır:

Odalar yaptırdım bir ucdan uca,
İçinde yatmadım bir gün, bir gece,
Konma, bülbül, konma mezar taşına,
Neler geldi Ermeninin başına!

Tüfeğim çadırda asılı kaldı,
Ceyizim sandıkta basılı kaldı,
Konma, bülbül, konma mezar taşına,
Neler geldi Ermeninin başına!

[Sv. 2000. Gth. 459, sayfa 431].

Ve silah altına alınmış Ermeni genci de acımasız Çerkez’den canına kıymaması için rica ediyor; zira onun “yeni nişanlısı” dul kalacaktır:

Kıyma, Çerkez, kıyma tatlı canıma!
Yeni nişanlım var karalar bağlar…

[Sv. 2000. Gth. 311, sayfa 406].

Nişanlısı” ise İstanbul’un kavrulmuş tuzlu fıstığı gibi “tuzlu gözyaşı” döküp onun yokluğu nedeniyle ağlamaktadır.

Tuzlu olur Stanbul’un fıstığı,
Taşdan olur Ermeninin yastığı,
Kör olsun şu meydanın dostluğu.7
Aldılar nazlı yarımı, duyan ağlasın,
Aman! Aman! Mayrik!8

[Sv. 2000. Gth. 338, sayfa 413].

O zamanlar Türkiye’de, özel bir emir vardı: orduda görev yapan Hıristiyanları, kabahatleri olmaksızın, birliklerinden uzaklaştırıp gözlerden uzak, gizli yerlerde kurşuna dizmek, hem de hapishanelerde açlıktan ölmelerini sağlamak.

Haniya da benim tuz-ekmeğim yiyenler,
“Ahbap ölmeden, ben ölürüm” diyenler

Bazı gerçek Ermeni arkadaşlar hakkında:

Tığlik9 Sarkis,10
Taslak9 Misak10 vurulmuş…

Ermeni bir asker olan kendisi ise hapsedilmiştir:

Mahpushane üstümüze damlıyor…

Onun bazı akrabaları hakkında:

Anam da baş üstümde ağlıyor,
Beçare nişanlım karalar bağlıyor…

[Sv. 2000. Gth. 334, sayfa 411.]

Hapishane ve zindanın yanı sıra, Ermeni asker her an ölüm tehlikesiyle de karşı karşıyaydı:

Varın, söyleyin anama: damda yatmasın;
“Toros10 oğlum gelir diye” yola bakmasın,
Anama deyin: bohçami açmasın;
Çuha şalvarıma uçkur takmasın,
Ğayrı ben sılama varamaz oldum,
İskuhi10 nişanlımı göremez oldum,
Daracık sokakdan geçemez oldum.

[Sv. 2000. Gth. 335, sayfa 412].

Ve Ermeni askerin anası da seferberliği lanetliyor; o seferberlik daha çok bir katliamı andırıyor; zira ilkbaharın gülleri ve bülbülleriyle Ermeni gençler de gittiler; ama bir daha dönmemek üzere.

Atımı bağladım delikli taşa,11
Kör olasın sen, Enver Paşa!
Ermeni cahil kalmadı,
Gitti gül, gitti bülbül, ne diyelim!
İster ağla, ister gül, ne diyelim!

[Sv. 2000. Gth. 448, sayfa 428].

Ermenilerin nefreti kademeli olarak artarak alay seviyesine yükselmiş; kısa ve öz kelimelerle Talat Paşa’nın dış görünümü kabaca tarif edilmiş ve bu onu ruhen de tarif etmiştir:

Talat Paşa eşek gibi,
Bıyıkları yular gibi…

[Sv. 2000. Gth. 453, sayfa 428].

Seferberliği ve silah toplama faaliyetlerini Ermeni aydınların tutuklanması takip etti; böylece Ermeni Halkı sadece mücadele edebilecek güçlerinden mahrum olmakla kalmayıp, aynı zamanda yönetici beyinlerden de yoksun kalacaktı. 24 Nisan 1915, cumartesi gecesi, İstanbul’da yaşayan 273 önde gelen sima zorla karakola götürülüp, bunu müteakiben Mezopotamya çöllerine sürgüne gönderilerek yok edildi. Osmanlı Meclisi üyesi, hukukçu-yazar Grigor Zohrap, şairler Daniel Varujan, Siamanto, yazar ve doktorlar Ruben Zardaryan, Ruben Sevak, Hovhannes Tılkatintsi, Melkon Gürcüyan, Yeruhan, Sımbat Bürat, Tigran Çöküryan, Nazaret Tağavaryan ve daha birçok ünlü sima İstanbul’dan, Sıvas’tan, Diyarbakır’dan, Merzifon’dan, Erzurum’dan, Kayseri’den, İzmir’den ve Ermenilerin yaşadığı diğer yerlerden Çankırı ve Ayaş çöllerine sürülmüş ve katledilmiştir.

Soykırımdan kurtulan Adapazarlı Mari Yerkat (1910 doğumlu) onlar hakkında şunları anlattı: “…Bizi Eskişehir’e götürüp bir hana doldurdular. Bizimki gibi kirli ve karanlık olan yanımızdaki hana da, İstanbul’dan sürgün edilmiş bütün aydınları getirip doldurdular. Onların kolalı yakaları , kravatları vardı; ama üstleri başları zaten yırtık pırtıktı, lime lime olmuştu. Biz her gece onların ağlama sızlama seslerini ve feryatlarını duyuyorduk; zira Türk zabitler ve zaptiyeler onları şiddetle dövüyordu. Birkaç gün sonra onların hepsini de götürdüler. Onları işkencelerle öldürdüklerini duyduk [Sv. 2000. Gth. 226, sayfa 366].

Her yerde Ermeni okulları kapatılıyor, Ermeni eğitim ocaklarıyla birlikte Ermeni kiliseleri de harabeye çevriliyor, İstanbul Ermeni Patrikhanesi Sis Katolikosluğu’yla birleştiriliyor ve Türkiye Ermenilerinin ruhani lideri olarak 2. Sahak Habayan Katolikos tanınıyordu.

Rus İstihbaratı 15 Mart ve 3 Nisan 1915 tarihli Türkiye raporlarında, bütün ülkede Ermenilere yönelik tutuklamalar yapıldığını, Erzurum, Dörtyol, Zeytun ve çevre bölgelerde sistematik katliamlar gerçekleştirildiğini, Van, Bitlis ve Muş’ta kanlı çarpışmaların cereyan ettiğini, Egin’de ve bütün Küçük Ermenistan’da şiddet ve yağmalama olaylarıyla cinayetler olduğunu, iktisadi çöküntü yaşandığını ve genel bir kıyım gerçekleştirildiğini belirtmiştir…

Batı Ermenilerinin korkunç halini Van’ın Hayots Dzor bölgesindeki Kem köyünde doğmuş Sirak Manasyan (1905 doğumlu) anlattı: “4 Mart 1915 günü, toplum ve siyaset adamı İşkhan Bey’i, bize komşu, Hirç köyünde öldürdükleri haberi ulaştı. O, Türklerin Cevdet Paşa aracılığıyla büyüklerimizi çağırdıkları ve başlarını yedikleri dönemdi. O korkunç günlerde, İşkhan Bey’i aniden öldürüp kuyuya atarlar. Bununla da yetinmeyerek onun iki çocuğunu da diri diri kuyuya atarlar. Biz, bunu duyunca, vatandaşlarla birlikte çok korktuk; Türklerin saldırısına hazırlanmaya başladık.

5 Mart 1915 günü güçlü bir topçu ateşi duyduk. Halk meydanda toplandı ve gitti kiliseye doldu. Türkler zaten önceden seferberlik ilan edip, bütün gençleri götürmüşlerdi. Genç kalmadığı için, bizimkiler mevkilerini terkedip komşu köylere gitmek zorundaydılar. Biz Kükyants Ermeni köyüne gittik. Orada birkaç bin kişi vardı; bizi samanlıklara yerleştirdiler. Her gün, Türkler Ermenileri tutup gözlerimizin önünde asıyor ya da boğazlıyorlardı. Onlardan biri de amcam Petros’tu. O rençperdi. Petros’u o halde görünce onu tanıyamadık… Bizi özel bir samanlıkta tecrit ettiler. Kapıyı kapattılar ve bir de bekçi koydular. Biz o korkunç olaylardan dehşete kapılmış bir halde, o köyden kaçmak istiyorduk. Samanlıkta hayvan yemi bile yoktu. Ben dışarı kaçıp köye gitmeyi başardım. …Ertesi gün, sık ormanlarla kaplı dağlara çıktık. Kırkır Dağı’nın yamacındaydık. Köyümüzün bulunduğu yer öyle bir yerdi ki, biz dağın yamacında yaşıyorduk. Yakınlardan korkunç Şağbat ırmağı ve Şamiram kanalı geçiyordu. Biz dağın tepesine tırmandık; ormanın içinde, Türklerin ve Kürtlerin hayvanlarımızı, yataklarımızı, iç çamaşırlarımızı nasıl yağmaladıklarını, her sabah Türk çocukların gelip bir hedefe ateş etmeye başladıklarını gördük. Türkler uzaklaştığında çocuklarımız inip yaklaştılar ve o hedefin dedemin kafası olduğunu gördüler. Vicdansız Türkler dedemi canlı canlı toprağa gömüp kafasını dışarda bırakmış durmadan ateş ediyorlardı. Köye döndüğümüzde, dedemin kokuşmuş cesedini zar zor gömdük.

1915 yılını unutamam; o zaman biz dağlardan, köylerden geçtik; Mart ayıydı, yağmurlu, tipili korkunç bir soğuk hüküm sürüyordu. Varak’a götüren son köy, Pertak’tı. Biz orada, sokaklarda şişmiş ve çürümüş, çıplak, öldürülmüş insanlar gördük. Pis kokuyorlardı. Biz Varak’a giderken bütün bunların arasından geçtik. Gün ağarırken, Varak dağlarında mevzilenmiş olan Türkler bizi görerek üzerimize ateş etmeye başladılar. Halk dehşete kapılmış ağlıyordu. …Biz kaçarak Van’a yaklaşıyorduk. Geceleri yol alıyorduk, çünkü gündüz vakti bizi takip ediyorlardı. Van’a yaklaşıp şehir içine gireceğimiz sırada, Türkler bizi durdurup erkek aramaya başladılar. Dürbünle seyreden Van kahramanları başladı ateş etmeye. Türklerden bazıları yere yığıldı, bazıları da kaçtı ve biz kurtulduk. Van’a girdik. …Van’da bizi okul binasına yerleştirdiler. Her sabah Van’ın nefesli çalgılar bandosu müzik çalarak dolaşıyordu, çocuklar da arkasından. Zaten Van savunması başlamıştı. Bir Ermeni biz çocuklara dedi ki, ‘gidin mermi toplayıp getirin, ki yenilerini yapsınlar. Biz gidip mermi topladık ve getirip atölyeye teslim ettik. Van’da ve Aygestan’da çatışmaların şiddetlendiği gün geldi. Oraya toplanan Vaspurakanlılar büyük bir irade gücüyle hem Aygestan’ı, hem de Van’ın merkezini, Kağakamec’i savundular. Bizimkiler hem Aygestan’da, hem de Kağakamec’te zorlu çarpışmalara girdiler. Türkler Rus Ordusu’nun Salmast’tan Van’a doğru geldiğini duyarak panik içinde uzaklaşmaya başladılar. Bizimkiler saldırarak, sadece Türkleri imha etmekle kalmayıp, top, mermi, vs. gibi büyük bir ganimet de ele geçirdiler. 6 Mayıs günü Van Kalesi üzerinde Ermenistan bayrağı dalgalandı. Vaspurakanlılar Rus birliklerini ve Antranik Paşa komutasındaki Ermeni gönüllülerini büyük sevgi gösterileriyle karşıladılar [Sv. 2000. Gth. 30, sayfa 101-102].

Türkler Van çevresindeki köylerde yaşayan binlerce Ermeniyi katletmek için yeterince vakit bulmuşlardı. Rus birlikleri Van’a yaklaştıklarında, onların gerisinden giden Ermeni yazarlar, Hovhannes Tumanyan ve Aleksandr Şirvanzade dehşet veren manzaralara şahit olurlar. Hovhannes Tumanyan anılarında şöyle yazıyor: ‘…Fırsat buldukları her yerde Ermenileri katletmişler; özellikle de erkekleri; güzel kadınları da yanlarında götürmüşler. Ve vakit bulduklarında, Rus Ordusu’nun ve Ermeni gönüllülerin dehşeti çok yakınlarda olmadığı zaman, barbarca eğlenceler icat etmişler; çarmıha germişler, canlı insanların vücutlarının çeşitli kısımlarını keserek çeşitli şekillerde oyunlar oynamışlar: kişinin yarısını bakır kaba koyup belden aşağısını pişirmişler ki, canlı olan diğer yarısı görsün ve acı hissetsin… Kızgın demirlerle vücudun çeşitli kısımlarını kesmiş ve ateşte kavurmuşlar; canlı canlı kavurmuşlar. Ebeveynlerinin önünde çocuklarını boğazlamışlar; çocukların önünde de ebeveynlerini…” [Tumanyan 1959. Sayfa 212-213].

Doğal olarak, eğer Ermeniler Van’da meşru müdafaaya başvurmasalardı, onlar da aynı şekilde şehit olacaklardı. Burada soykırımdan kurtulan Vanlı Ardsrun Harutyunyan’ın (1907 doğumlu) sözlerini hatırlatmakta fayda var: “Meşru müdafaa, halka karşı şiddete başvurulduğunda doğmaktadır…” [Sv. 2000. Gth. 35, sayfa 109].

Dolayısıyla, Van’da, Şatakh’ta [Çatak] ve diğer yerlerde kahramanca yapılan savunma muharebeleri, İttihat Hükümeti’nin uyguladığı şiddete baş kaldıran batı Ermenilerinin haklı bir isyanıydı, onların dünyadaki büyük devletlere yönelttikleri şikayet sesiydi. Aşağıdaki küçük halk şarkısı parçası da bunu doğruluyor [şarkının orijinali Ermenicedir]:

Van küçük bir şehir ilçeleriyle,
Yüz bin cesetle doldu,
Ova kırmızı kanla boyandı,
Bulutlar, gök ve yıldızlar gürleyerek
Öyle bir bağırıp emrettiler ki,
Duysun Avrupa ve Amerika.

[Sv. 2000. Gth. 532, sayfa 444].

Ancak ne Avrupa, ne de Amerika müdahale etmedi; savunmasız kalmış halkın imdadına yetişenler sadece ulusal kahramanlar oldu.

Birinci Dünya Harbi’nin başından itibaren, bütün batı Ermenileri gibi, Sasunlular da yeni, vahşice bir zulme, soygunlara ve cinayetlere maruz kalırlar.

1915 yılının Mart ayında Türk çeteleri Sasun’a da hücum ederler. Nisan-Mayıs aylarında Sasunluların katıldığı ilk çarpışmalar cereyan eder. Ermeni savaşçılar Türk birlikleri karşısında kahramanca bir direniş göstererek, ama büyük kayıplar vererek, Andok Dağı’nın yamaçlarına çekilirler ve kendilerini oradan savunmaya devam ederler. Haziran ayında Asank bölgesinde şiddetli çarpışmalar cereyan eder. Gomuts Manastırı’ndaki ve Talvorik’teki savaşçılar Kürt çeteleri arasında panik yaratarak Satan köprüsünü ele geçirirler; Ksaklılar onların yardımına yetişir. Sasunlular 30 Temmuz günü Şenik’i kurtarırlar, ancak düşman yeni bir taaruzla Andok’un eteklerinde bulunan ahırları ele geçirir. Andok, Tsovasar ve Gerin Dağları’ndaki Sasunlular, üzerlerine taaruz eden Türk ve Kürtlere karşı kahramanca kendilerini savunurlar. Muş ve ovalarında katliamlardan kurtulup, Kana ve Havatorik Dağları’nda barınan otuz bine yakın Ermeni kahramanca direnmektedir. Ancak o savunma direnişi acımasız bir şekilde kırılır.

Türkler saldırıp başladılar katletmeye,” dedi soykırımdan kurtulan Sasunlu Arakel Davtyan (1904 doğumlu), “güzel kızları, güzel kadınları götürdüler, kaçırdılar. Köyümüzde Misak adında bir fedayi vardı. Onun silahı vardı; manastıra girdi ve çarpışmaya başladı. Bizim silahımız yoktu. Sasun iki ay direndi. Türk askerler gelip bizi kuşattılar; başladılar bizlerden bazılarını katletmeye. Yardımımıza koşan olmadı; katlettiler…” [Sv. 2000. Gth. 4, sayfa 55].

Sasun’un Şenik köyünden görgü tanığı Khaçik Khaçatıryan (1900 doğumlu) aynı şekilde anlattı: “Türk Ordusu geldi; yaklaşık 60.000 kişiydiler. Gelip köyü kuşattılar. Bizimkiler direndiler. Türk Ordusu iki defa köye girdi. Her iki defasında da bizim fedayiler ve silahı olanlar onları geri püskürttüler. Fedayilerimiz köyün merkezinde toplanmışlardı. Ondan üç gün önce halkımız köyden çekilmiş, çocuklar ve kadınlarla birlikte Andok’a gitmişti. Ben de onlarla gittim. Temmuz’un başında Andok’a gittik. Ne ekmek, ne su vardı; sadece tuzsuz et bulunuyordu; tuz da yoktu. 45 gün kadar orada kaldık. Savaşanlar savaştı. Türk Ordusu Andok’a geldi. Orada da çarpıştılar. 45 gün sonra ekmeğimiz, erzağımız bitti. Ekmek yoktu. Sadece kavrulmuş un kalmıştı. Türk Ordusu gelip Andok’u istila etti; vadiler çocuk cesetleriyle doldu. Anneler çocuklarını kurtaramadılar. Türkler ve Kürtler ateş ediyorlardı; bir mermiyle on kişi yere düşüyordu. Kaçan, kurtuldu. Gelinleri götürdüler. Irmağın suyu o kadar çok insan götürdü ki... Sonunda, mermi harcamamak için halkı dağın tepesinden ırmağa atıyorlardı…” [Sv. 2000. Gth. 2, sayfa 53].

Sasunlu başka bir görgü tanığı, Yeğyazar Karapetyan (1886 doğumlu) o tarihsel olayları daha ayrıntılı bir biçimde yorumladı: “Kürtler tarafından Ermenilere karşı düzenlenen saldırılar sözde gayri resmi nitelik taşıyordu; ancak genel kanı, bütün bunların hükümetin verdiği tavsiyeler üzerine yapıldığı yönündeydi. Bunun en güçlü kanıtı ise Ermenilerin şikâyetlerine kulak asılmaması, başvurulara cevap verilmemesi idi. Servet Paşa Jön Türklerdendi; bölgenin komutanıydı ve İslam’a sadıktı. Dolayısıyla onun da diğer bölgelerdeki Paşalar gibi görevini yerine getirmesi gerekmekteydi. 10 Haziran gününden itibaren Kürt aşiret reisleri birçok atlıyla beraber sağdan ve soldan Muş’a giriş yapıyor, emirler alıp evlerine geri dönüyorlardı. Kürtleri silahlandırmak için her gece yük arabalarıyla şehir dışına silah ve mermi taşınıyordu. Ermeni katliamını başarıyla tamamlamak için hükümet tarafından özel bir plan yapılmış, köyler taksim edilmiş, saldırı günü ve saati öyle bir incelikle belirlenmişti ki, Muş ovasındaki 105 köyün tamamının imhası, tek bir çocuğun bile canı bağışlanmadan, bir gün içinde tamamıyla sonuçlandırılacaktı. Köylerin taksimi aşağıdaki şekilde yapılmıştı: Muş’un sağ tarafındaki köylerden başlayarak Meğraget nehrinin doğduğu yere kadar olan bölgedeki 35 köyde yapılacak katliamlar Hacı Musabek’e bırakılmıştı; onun emrinde 3500 kadar Kürt piyade ve atlı vardı. Şehrin kuzeybatı kısmındaki 15 köyde düzenlenecek katliamlar ise Fatkanlı Sleman Ağa’ya bırakılmıştı; onun emrinde ise silahlı 1000 Kürt vardı. Aziz Karapet civarındaki 20 köyde düzenlenecek katliamlar, çete lideri yardımcısı Jön Türk Raşid Efendi’ye bırakılmıştı; onun 500 kişilik bir süvari çete gücü bulunuyor, onlara Aziz Karapet Manastırı’nda bulunan birlikler ve Ziyaret Köyü’nde oturan Müdür de kendi jandarmalarıyla katılıyordu. Ovanın kuzeydoğu bölümünde bulunan 15 köyde düzenlenecek katliamlar Cıbranlı Dırboyi Cınti’ye, Kolotoyi Zuber’e ve Ağçan Müdürü’ne bırakılmıştı; onların emrinde binin üzerinde Kürt jandarma vardı. Ovanın doğu kısmında, Çıhur’a bağlı yirmi köyde düzenlenecek katliamlar Şeyh Hazret’e bırakılmıştı; onun emrinde ise Zilan ve Kosur Kürtlerinden oluşan 1200 atlı vardı. Bu düzenli güçler dışında her Müslümana, rastladıkları Ermeniyi acımadan öldürüp yok etme görevi verilmişti. Mevcut durum aniden değişti. Ermeniler artık köyden şehre gidip geri dönemez oldu. Türkler rastladıkları Ermenileri aşırı derecede dövüp işkenceye maruz bırakıyorlardı. Ölüm vakaları da oluyordu. Bazen yetişkin kadınlar çok gerekli bir şeyi getirmek için şehre gidiyorlardı; onlar da yolda eziyetlere ve onur kırıcı küfürlere maruz kalıyorlardı. Halk endişeye kapılmıştı; insanların gözüne uyku girmiyordu; halk rahat edemiyordu.

22 Haziran günü Bakranlı Kürtlerden 100 atlı geceyi Kırınkan Gölü Dağı’nda geçirdi. 23 Haziran günü onlardan 10 atlı köyümüze geldi ve köyün önde gelenlerinden 10 tane koyun, 60 okka un ve 10 tane de keçeden yapılmış cüppe vermemizi istedi. Onlar bütün bunları herhangi bir itirazla karşılaşmadan bedava aldılar ve Havatoriklileri eskiden beri tanıdığından mıdır, vicdan azabından mıdır bilinmez, Tamoyi Ali şöyle konuştu: ‘Ermeniler, ben sizin tuzunuzu ekmeğinizi çok yedim. Şimdi size bir gerçeği söylemem gerekiyor: Sultan’dan, Osmanlı toprağında yaşayan bütün Ermenileri kesmemiz gerektiğini bildiren bir emir geldi. Şimdi siz ayağa kalkıp uzaktan Slivan Ovası’na bakarsanız, buğday tarlalarındaki başakların büyümüş, birbirlerine yaslanmış olduğunu görürsünüz; ama orada bir serçe dahi göremezsiniz. Orada benzeri görülmemiş bir ıssızlık hüküm sürüyor. Biz o bölgenin Ermenilerini tamamıyla katlettik. Şimdi de hükümet Muş Ovası’nda ve Sasun’da yaşayan Ermenileri de katledelim diye bizi buraya çağırdı. Buralarda da katliamın başlamasına birkaç gün kaldı ve İsa Mesih’in adını ağzına alan kişinin bu topraklarda canlı kalmaması gerekiyor.’ Kürtler istediklerini alıp gittiler; biz ise düşüncelere daldık… Böylece, yüzyıllar boyu bu topraklara ve bu sabana bağlı kalmış, Ermenilerin yoğun olduğu bu bölge bir gün bir gece içerisinde insanların yaşamadığı ıssız bir yere dönüştü. Onun asıl sahipleri, 105 köyün 70.000-80.000 kişiden oluşan her iki cinse mensup Ermeni nüfusu ise acımasız Türklerin ve Kürtlerin eliyle, canavarca bir operasyon sonucunda kılıçtan geçirildi, ateşte yandı ve suda boğuldu. Onların milyonlara varan serveti talan edildi. …28 Nisan günü Vardavar dini yortusunun Pazar günüydü; Ermeni Ulusu’nun mutlu bayramı; fakat ne yazık ki o gün Muş Ovası’ndaki Ermeniler için ‘mardavar’ (insan yakma) gününe dönüştü.” [Sv. 2000. Gth. 1, sayfa 44-45].

Yukarda bahsi geçen Vardavar gününü Muşlu Şoğer Tonoyan (1901 doğumlu) da anlattı: “1915 yılının Vardavar günü katliam yapıldı. Türk askerleri Dağıstanlı Çeçenler getirip bizi katlettiler. Bizim köyü yağmalamaya geldiler; koyunları, mandaları ve malları alıp götürdüler. Güzel olanları götürdüler. Halamın bir oğlu vardı; o gece gündüz benim yanımdaydı; onu da götürdüler. Erkek kalmadı. Küçük büyük herkesi toplayıp, Avzut köyünün ahırlarına doldurdular, ateşe verip yaktılar. İnsanları Malkhas Mardo ahırlarına doldurdular; ahırların etrafını ot yığınlarıyla çevirdiler; üzerlerine de petrol döküp ateşe verdiler. Ailemizden 60 kişi o ahırlarda yandı. O gördüğüm günü, lao13, düşmanım görmesin. Sadece ben ve erkek kardeşim kurtulduk. Önce, güzel gelinleri ve kızları götürüp Türkleştirdiler; ne kadar genç erkek-bebek var idi ise annelerinin kucağından kapıp zaptiye yapmaya götürdüler. Duman ve ateş ahırı sardığında, millet başladı öksürmeye ve boğuldu. Anneler çocuklarını unuttu, lao, gerçek bir Sodom-Gomor durumuydu. Yanan insanlar koşuşturup, duvarlara çarpıyorlardı; yere düşen kendi çocuklarını ayakları altında çiğniyorlardı. O gün kendi gözlerimle gördüğümü, lao, dağlardaki kurtlar görmesin. …Diyorlar ki, o günü gören Türk molla, dayanamadı, kendini astı. O karışıklıkta insanların büyük bir kısmı boğularak öldü. Ahırın çatısı çöktü; çöktü, ölülerin üzerine düştü. …Keşke ben ve küçük kardeşim de yanan 60 kişi gibi yansaydık da o imansız insanların acımasız ve Allahsız kanununu görmeseydik. Köyümüzü, Vardenis, Mışakhışen, Ağbenis, Avzut, Khıvner ve çevredeki diğer köylerin bütün sakinlerini ahırların içinde yaktılar. O gördüğüm günü benim düşmanım görmesin… Ahırın kirişleri yanınca, dam çöktü; ahırın üstünde bir gedik oluştu; alev ve duman o delikten dışarı çıktı; bize de hava geldi. Artık hava alabildiğimizden, ben ve amcamın kızı Areg bilincini kaybetmiş olan erkek kardeşimi elinden kolundan tutarak kaldırıp dama çıkardık. Ben ve Areg de yanmış kirişlerin, cesetlerin üzerine basarak o gedikten dışarı çıktık. Dışarı çıktığımızda, Türk askerlerin çember oluşturmuş dans edip eğlenmekte olduklarını gördük. Onların söylediği şarkı bugüne kadar kulaklarımda çınlar: ’Yori yavrum yori!’ [yürü yavrum yürü] deyip kılıçlarını birbirlerine çarptırarak dans ediyorlardı” [Sv. 2000. Gth. 8, sayfa 61].

Muşlu görgü tanığı Sedrak Harutyunyan (1904 doğumlu) da birçokları gibi anlattı: “Ben sadece bizim köydeki katliamı görmedim, bizim bütün köylerimizin panik halinde kaçışını gördüm. Her tarafta hasır gibi yere serilmiş cesetler vardı…” [Sv. 2000. Gth. 9, sayfa 63].

Ermeni Soykırımı’nın karanlıkta kalmış kısımlarına ışık tutan tarihçi, Profesör Vahakn Dadrian Muşluların çektiği tarif edilmesi imkânsız eziyetleri anlatırken şunların altını çiziyor: “…Gerçekten de, Muş Şehri’nin ve Muş Ovası’nda bulunan 100’e yakın köyün 90.000’e yakın bütün Ermeni nüfusunun katledilmesi Ermeni Soykırımı’nın en dehşet veren ve aynı zamanda da en tüyler ürperten bölümlerinden biri oldu. Üç olay Muş katliamına bu açıdan kendine özgü bir nitelik kazandırmıştır: ilk olarak, Türk Ordusu, Kürt çeteleri ve Osmanlı Hükümeti’nin yönetici kadrosu el ele vererek İttihat’ın korkunç planının gerçekleştirilmesine katkıda bulundular; ikinci olarak, o ordunun verdiği hizmet olağan dışıydı; şöyle ki, 10-20 tabur Harput’tan özel olarak oraya getirilmiş ve o taburlar bir top ağıyla Muş’un Ermeni mahallelerini kuşattıktan sonra, korkunç bir gürlemeye neden olan top atışlarıyla o mahalleleri yerle bir etmişler ve Ermeni nüfusu kendi evlerinin yıkıntıları altında yok etmişlerdir; halbuki sadece birkaç ev tahkim edilmiş ve silahlı direniş göstermekteydi; üçüncü olarak, Muş Ovası’nın 70.000-80.000’e varan Ermeni nüfusunun ezici çoğunluğunu, yani kadınları, çocukları ve yaşlıları samanlıklara ve ahırlara tıkarak hepsini ateşe verip diri diri yaktılar…” [Dadrian 1995. Sayfa 14].

Khınuslu [Hınıs] Hırant Gasparyan (1908 doğumlu) ise şöyle anlattı: “Ben ne gördüysem, onu anlattım size. Gördüklerim tümüyle gözümün önündedir. Khınus’tan hiçbir şey getirmedik. Sadece canımızı kurtardık. Sülalemizde 143 kişi vardı; bir kız kardeş, bir erkek kardeş, annem ve ben kurtulduk… [Sv. 2000. Gth. 12, sayfa 71].

Eğer 143 candan oluşan büyük sülaleden sadece 4 kişi kurtulmuş ise, o halde faşistlerin gaz odalarının prototipleri olan ateşe verilmiş ahırlarda ve samanlıklarda kaç bin Ermeninin, Yahudi Soykırımı’ndan çok önce, kurban edildiğini tahayyül etmek mümkündür.

Bu tarihi olaylarla ilgili olarak şu halk şarkısı da bestelenmiştir [şarkının orijinali Ermenicedir]:

…Sasun bölgesi ormanlarıyla,
Çevrili sur gibi yüksek dağlarıyla,
Hep karşı koydu Türk Ordusu’na,
Sıcak kan kokar Sasun.

[Sv. 2000. Gth. 531, sayfa 443].

Kahraman Şebinkarahisar, Şatakh [Çatak], Karin [Erzurum], Pontos, Muş, Sıvas, Kharberd [Harput], Malatya ve Diyarbakır şehirlerinden, Batı ve Orta Anadolu’da Ermenilerin yaşadığı bölgelerden, İzmit’ten, Bursa’dan, Ankara’dan, Konya’dan ve başka yerlerden “sıcak kan kokusu” geliyordu. Tarif edilemez bir zulümle çocuklara bile acımadan herkesi imha ediyorlardı.

Ve Rus orduları geri çekildiklerinde, onların arkasından Van, Sasun [Sason], Şatakh [Çatak], Şebinkarahisar, Muş, Bitlis, Eleşkirt, Beyazıt, Baberd [Bayburt], Erzurum ve diğer yerleşim yerlerindeki Ermeniler de mecburen Doğu Ermenistan’a göç ederler. Onlar gözyaşlarıyla, ama çaresiz, kendi memleketlerini, kendi bin yıllık tarihi vatanlarını terkediyorlar ve sızlanarak, göç yolunu tutuyorlardı. O tarif edilemez büyük ulusal acıyı soykırımdan kurtulmuş yetenekli Şoğer Tonoyan (1901 doğumlu) kendi bestelediği ağıtta özetlemiştir [orijinali Ermenicedir]:

Sahipsiz bıraktık Muş’un güzel ovalarını ve çayırlarını
Kutsal konutlarımızı, evlerimizi, damlarımızı ve vatanı
Kiliseler ve manastırlar, kitaplar, kanunlar ve İnciller
Sahipsiz kaldılar, kaldılar, düştüler itin ağzına

[Sv. 2000. Gth. 557, sayfa 453].

Göç gerçekten de bir trajediydi.

Vanlı Varduhi Potikyan (1912 doğumlu) o dehşet veren kargaşalığı acıyla yeniden hatırladı: “…Ah düşmanım bile o günü görmesin. Vay! Keşke o gün kara olsaydı. Biz gelip Berkri köprüsünün yakınına ulaştık. Birden millet ‘kaçın!’ diye bağırdı. Karanlıkta, Bekri vadisinin dar bir vadi olduğunu gördük; ırmağa ulaşmadan Kürtler saldırdı. Ermeniler kaçarken ayakları kayıyor ve ırmağa düşüp boğuluyorlardı. Kimisi hayvan sırtında ırmağı geçmek istiyordu, kimisi suya girince, akıntı onu sürüklüyordu. Bağırıyor, inliyor, ağlıyorlardı. Kürtler üzerimize ateş ediyorlardı. Anne çocuğunu unuttu…” [Sv. 2000. Gth. 49, sayfa 128].

Aşağıdaki renkli halk şarkısı göçün o korkunç izlenimlerinin doğrudan etkisi altında bestelenmiştir [şarkının orijinali Ermenicedir]:

Berkri’nin kara dağından Türk aşağı indi,
Binlerce ceset yerlere serildi,
Mahvolasın sen, vicdansız Berkri nehri,
Binlerin kanını içtin sen.

[Sv. 2000. Gth. 344, sayfa 414].

Çok sayıda kayıp vererek, toz bulutları içinden kederli, bitkin ve acı çekmiş insanlar sel gibi ilerliyordu. Soykırımdan kurtulan Şoğer Tonoyan (1901 doğumlu) aşağıdaki ağıtı bestelemiş [şarkının orijinali Ermenicedir]:

… Kağnılar geldi sallanarak,
Analar geldi mırıldanarak…

[Sv. 2000. Gth. 344, sayfa 414].

Daha sonra meşhur bir kimyacı olan Vanlı Ağasi Kankanyan’dan (1904 doğumlu), nasıl göçettiklerini anlatmasını rica ettiğimizde, o geçmişini üzüntü ve gözyaşlarıyla tekrar yaşayarak, şöyle dedi: “…Iğdır’a varana kadar yağmurun ve güneşin altında, çamurlar içinde, yarı aç ve susuz on günlük yol katettik. Yolda, Kürtler sık sık saldırıyor, insanları katledip soyuyordu. Bu olaylar özellikle yığılmaların olduğu Bandimahi Köprüsü (Berkri) yakınında cereyan etti. Türklerin eline geçmemek için nice anneler çocuklarını kucaklamış vaziyette o köprüden suya atladı. Yolda öldürülenleri ve ölenleri yol kenarında bırakıyorlardı; çoğu zaman üstlerini toprakla örtmüyorlardı. Ben gömülmemiş ceset görmekten o kadar etkilendim ki, yüreğime bir hüzün çöktü ve bu durum bugüne kadar da sürüyor” [Sv. 2000. Gth. 28, sayfa 98].

Varını yoğunu yitirmiş, bitkin düşmüş batı Ermenileri yakınlarını yollarda gömülmemiş vaziyette bırakarak, büyük zorluklarla, aynı kaderi paylaşacak olan Iğdır’a (Surmalu-Sürmeli) ulaşırlar. Sürmeli hakkında bestelenmiş halk şarkısının sözlerini bize, halk tarafından sevilen tanınmış şarkıcı, soykırımdan kurtulan Şatakhlı [Çatak] Hayrik Muradyan (1905 doğumlu) aktarmıştır [şarkının orijinali Ermenicedir]:

Ay Surmalu! Can Surmalu!
Yok artık çan sesi, yok Ermeni dili,
Döndün yuva yıkan kurtlarla dolu ormana,
Okullarıyla zengin, kalabalık ilçe.

[Sv. 2000. Gth. 559, sayfa 453].

Kilikya Ermenileri de korkunç bir kâbus yaşadı.

İstisnai bir önem arzeden Berlin-Bağdat demiryolu Ermenilerin yoğun olduğu Kilikya’dan geçiyordu. Bu durum Türk Hükümeti’ni endişelendiriyordu; zira Kilikya’nın çalışkan ve faal Ermenileri parlak iktisadi durumları sayesinde Türk ekonomisine hakim olabilirlerdi. Dağlık Kilikya’daki Ermeni köyleri ve kasabaları Hacın ve Zeytun’dan Dörtyol’a kadar yayılıyorlardı. Bu köylerin sakinleri ipek dokumacılığı, halıcılık, dokumacılık ve diğer ulusal zanaatlarla iştigal etmekle birlikte, yeni nesil orada faaliyet gösteren Ermeni ve yabancı okullar ve kolejler sayesinde oldukça iyi eğitim görmüştü. Bu okullar onların ruh ve biliçlerinin şekillenmesinde önemli bir rol oynamışlardı. Bundan başka, 1877-1878 Rus-Türk savaşından sonra vaat edilen ama hayata geçirilmeyen “reformlar”la bağlantılı olarak Türkiye’nin birçok bölgesinde baş gösteren şiddet olayları ve katliamlar, doğuştan hürriyet aşığı Kilikyalıları henüz nihai olarak yok etmemişti. Kilikya’nın kartal yuvası Zeytun zaten çoktandır Türk despotizminin öfkesinin odağı haline gelmişti. Dolayısıyla, artık cesur Zeytunlularla da hesaplaşma zamanıydı.

Bu tarihi olayların ayrıntıları soykırımdan kurtulan Zeytunlu görgü tanıklarının anlattıkları anılarda izah edilmiştir: bu şahitler Gürcü Keşişyan (1900 doğumlu), Karapet Tozluyan (1903 doğumlu), Hovsep Bıştikyan (1903 doğumlu), Eva Çulyan (1903 doğumlu), Sedrak Gaybakian (1903 doğumlu), Samvel Arcikyan (1907 doğumlu) ve Gayane Aturyan’dır (1909 doğumlu) [Sv. 2000. Gth. 137-143, sayfa 254-269].

Son Ermeni Krallığı’nın (11.-14. Yüzyıl) liyakatli mirasçıları ve geçmişte verilen ulusal kurtuluş mücadelelerinden kalma şanlı geleneklere sahip olan Kilikyalılar bu defa da fedakârca bir mücadeleye girebilirlerdi; ama Kilikya Katolikosu Sahak Habayan ve önde gelen Ermeniler buna engel oldular; onlar Türk Hükümeti’nin yalan vaatlerine kanarak, “Ufak bir hareketin Türkiye’de yaşayan bütün Ermenileri tehlikeye atacağını” savunarak, “itaat etme” telkininde bulundular.

Zaten Türk Hükümeti başka yerlerde olduğu gibi, Kilikya’da da Ermenilerin silahlarını toplamış, gençleri silah altına almıştı; ancak o gençlerden birçoğu askerden kaçmayı ve Zeytun’da saklanmayı başarmıştı. Hurşit Paşa 3.000 kişilik kuvvetle gelip, Berzınka Dağı üzerinde inşa edilmiş eski Aziz Astvadzadzin Manastırı’na sığınan asker kaçaklarının teslim olmasını talep eder. 25 Mart 1915 günü düşman Manastır’ı top ateşine tutmaya başlar. Zeytunlu müdaafiler, Panos Çakıryan komutasında, az sayıdaki mermilerini tutumlu bir biçimde kullanarak düşmana karşılık verirler.

…Manastır Zeytun’un tam karşısındaydı,” -diye anlattı Karapet Tozluyan (1903 doğumlu)- “biz Zeytunlular durmuş seyrediyorduk. Bir de baktık ki birkaç asker Manastır’ı yakmak için tenekeyle gazyağı götürüyor. Ama, eşkıyalar Manastır’ın içinden onları vurup öldürdüler…” [Sv. 2000. Gth. 139, sayfa 262].

9 Nisan günü Zeytun’un önde gelenlerinden 300 kişi kışlaya götürülür, daha sonra da onların aileleri. Bütün o insanları bilinmeyen yerlere sürgün ederler. Bunlar sürgüne gönderilen ilk insanlardı. Zeytun Tehciri başlar. Önce Manastır mahallesi boşaltılır; daha sonra Zeytun çevresindeki köyler. Ondan sonra da kartal yuvası Zeytun harabeye çevrilir.

1915 ilkbaharından itibaren Kilikya’da Ermeni tehciri ve kıyımı başlar. Ardı ardına Maraş [Kahramanmaraş], Ayntap [Gaziantep], Hacın, Antiok [Antakya], İskenderun, Kesab ve Ermenilerin yaşadığı diğer bölgeler boşalmaya başlar.

Sürgünlük çıktı, köy boşaldı,
Benim kıymetli malım Türklere kaldı,
Çoluk-çocuk yolcu olduk,
Alan-talanı başladı.

[Sv. 2000. Gth. 366, sayfa 418].

Yakın Doğu misyonerlerinin başkanı Johannes Lepsius ”Ermenistan Katliamları” başlıklı gizli raporunda Zeytun tehcirinden bahsederken şöyle diyor: ”Bütün Zeytunlu Ermeni nüfusun tabi tutulduğu sürgün kısa bir süre içerisinde, halkın birbirini takip eden kervanlara bölünmesiyle gerçekleştirildi. Onlar yaklaşık 20.000 kişiydiler. Şehrin 4 mahallesi vardı. Şehrin sakinlerini birbirleri ardından, çoğu zaman kadın ve çocukları erkeklerden ayırarak götürdüler. Her meslekten birer kişi olmak üzere sadece 6 Ermeni şehirde kalabildi. Sürgün haftalar sürdü. Mayıs’ın ikinci yarısında Zeytun tamamıyla tahliye edilmişti. Zeytun sakinlerinden 6-8 bin kişi Konya ve Ereğli arasındaki Karapınar ve Süleymaniye isimli bataklık bölgelere, 15-16 bin kişi de Mezopotamya ovasında bulunan, Fırat nehri üzerindeki Deir-es-Zor’a gönderildi. Sonu gelmek bilmeyen kervanlar Maraş’tan, Adana’dan ve Halep’ten geçti. Yiyecek yetersizdi, onları bir yere yerleştirmek hatta sürgünü tamamlamak için bile hiçbir şey yapılmadı…” [Galustyan 1934, sayfa 178].

“Ermenilerin yok edilmesi, Alman yöntemi, Türk işi” adlı çalışmasında Fransız siyaset yazarı René Pinon, “Ermeni Tehciri sadece sinsice gizli tutulmuş bir ölüm fermanıydı”, diye yazmıştır. [Pinon 1916. Sayfa 27]

Sürgün yollarında, insafsız zaptiyeler ve asker üniforması giymiş hapishanelerden salıverilen katiller herkesi soyuyor, insanları kaçırıyor, kadınları ve kızları kirletiyorlardı.

Silahsız ve yöneticilerinden yoksun, çaresiz kalmış Ermeni Halkı kamçı ve süngü darbelerine maruz kalarak, yaşlı gözlerle, doğup büyüdüğü zengin yurdundan sürgüne gönderiliyordu. Türk Hükümeti’nin güttüğü soykırım politikası Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilerin yaşadığı hemen hemen bütün bölgeleri kapsıyordu.

Basenli [Pasinler] İşkhan Haykazyan (1909 doğumlu) düşüncelerini bizimle paylaşarak şöyle dedi: “Bazen geçmişte yaşadıklarımı düşünüyorum; Türklerin silahsız Ermeni Halkı’nı nasıl acımasızca katlettiklerini. Doğrudur, savaşta (İkinci Dünya Harbinde - V.S.) biz de dövüştük, insan da öldürdük; ama o bir savaştı, her iki tarafın da silahı vardı. Ermeni Halkı ise o zaman tamamen korumasız ve silahsızdı...” [Sv. 2000. Gth. 93, sayfa 199].

Ermeniler hem memleketlerinde, hem de sürgün edildikleri yerlerde katlediliyorlardı: Mezopotamya’nın uçsuz bucaksız çöllerinde, özellikle de Rakka’da, Havran’da, Ras-ül-Ayn’de, Meskene’de, Suruc’da, Deir-es-Zor’da ve başka yerlerde.

Sürgünün sebebiyet verdiği mahrumiyetlere katlandıktan sonra çöldeki Arapların yanında varlığını sürdüren Beylanlı Martiros Güzelyan (1898 doğumlu) kendi geçmişini büyük bir öfkeyle hatırladı: “Türklerin yatağanı Ermeni ocaklarını darmadağın etti. Varımızı yoğumuzu çaldılar; evimizi barkımızı alt üst ettiler; bizi de Arabistan çöllerine sürdüler; aç, susuz, dilenerek gidiyorduk; nereye gittiğimizi biz de bilmiyorduk…” [Sv. 2000. Gth. 175, sayfa 314].

Nikomedyalı [İzmit] Muşeğ Hakobyan (1890 doğumlu) sürgün yollarında çektiği eziyeti benzer bir derin üzüntüyle hatırladı: “Evimizi yıktılar, içindekileri de çaldılar, hayvanlarımızı sürüp götürdüler. Sürgün yolunda emir geldi: kişi başına birer altın toplansın diye… O kadar acımasızdılar ki, bizi yormak için geçtiğimiz yoldan bizi geri döndürüp yeniden dağlardan vadilerden geçiriyorlardı ki, yorulup kırılalım. Zaten ne ekmek vardı ne de su…” [Sv. 2000. Gth. 228, sayfa 368-369].

Bursalı görgü tanığı Davit Davtyan (1908 doğumlu) anlattı: “…sülalemiz 62 kişiden ibaretti. Sadece 4 kişi geri döndük. Bazılarını askere aldılar ve orada katlettiler; bazıları sürgün yollarında öldü, katledildi. Büyük zorluklarla ordudan firar eden dayımı takip edip öldürdüler. Babam da ordudan firar etmiş ve Mütarekeye kadar Konya’daki bir çiftlikte saklanmıştı. Annem, kız kardeşim, büyükbabam sürgün yollarında bitlerden dolayı tifoya yakalandılar. Konya’nın kurak ovalarında aç susuz yürüyorduk…” [Sv. 2000. Gth. 235, sayfa 372].

Bursa şehrinden görgü tanığı Avetis Norikyan da şunları anlattı: “Dört yıl orada kaldık. Kırlarda ot topluyorduk; buğday hasatından geri kalan son taneleri toplayıp yiyorduk. Ama büyükannem yolda öldü. Benim 3 amcamı aileleriyle birlikte Der-es- Zor’a sürmüşlerdi ve hepsi de katledilmişti” [Sv. 2000. Gth. 236, sayfa 374].

Afyonkarahisarlı Sümbül Berberyan (1909 doğumlu) çalışkan ve dinamik 80 yaşında bir kadındı. Biz kendisinden geçmişini anlatmasını rica ettiğimizde, önce reddetti; heyecanlanmaya, sonra da ağlayıp kendi kendine mırıldanmaya başladı. Kendi kendine bestelediği ağıtı söylediğini anladık. Kendi mutsuz geçen yaşamının hikâyesi olan o hüzünlü şarkı, anlattığı anıları arada bir kesiyor ve anlatım şarkıyla devam ediyordu. O başlı başına bir trajediydi. İşte onun anlattıklarından bir bölüm: “Ben babamı hatırlamıyorum. Türkler onu öldürmüşlerdi. Dayımı da işkencelerle öldürmüşlerdi. Ağabeyimi askere aldılar... Sonra erkek kardeşimi de götürdüler. Sonradan duyduk ki, onları 17 Ermeni gençle birlikte gece vakti öldürüp köyün köprüsünün altına atmışlar. Öyle ki, sürgüne gittiğimizde yanımızda hiç erkek kalmamıştı. Der Zor’da 5 teyzemi de kaçırıp götürdüler; sonra da görelim diye onların kafalarını kesip süngülerin üzerine diktiler. Onların cesetlerini de Fırat Nehri’ne attılar. Annemin halasının sadece yarısını bulduk; onu annem gömdü… Herkesi katlettiler; kimseyi sağ bırakmadılar. Ağlamaktan annemin gözleri kör oldu…” [Sv. 2000. Gth. 200, sayfa 335-336].

Yozgatlı Arşakuhi Petrosyan (1903 doğumlu) olanları hatırlamaya yüreğinin dayanmayacağını öne sürerek başlangıçta anılarını anlatmayı reddediyordu; ancak sonra, güç toplayarak, sonu gelmez anılarını anlatmaya başladı. Bunlardan bir bölüm aktarıyoruz: “… Yozgat dağlarında 6 gün yürüdük. Su yoktu, ekmek yoktu. Susuzluktan halkın ağzı kuruyordu… Bizi sürekli, koyunlar gibi götürüyorlardı. Bir de baktık ki arkamızdan, üstleri başları kanlar içinde, dövülmüş, eziyet edilmiş, soyulmuş Ermeniler bize yaklaştılar ve dediler ki: ’Vay, keşke biz de de sizinle gelseydik’; ve başladılar ağlamaya… bu arada Jandarmalar gelip başladılar bağırıp çağırmaya, bizleri birbirlerimizden uzaklaştırmaya. ‘Birbirlerinizden uzak durun’ diye bağırıyorlardı. O Ermeniler de bizden beter 6 gün aç yürümüşler hem de dayak yiyerek ve yaralı bir halde... O karışıklıkta birden kara bir bulut gelip bizi kapladı. Jandarmalar bizi kaybetti. Biz başladık o Ermenilere elimizden geldiğince yardım etmeye: onlara biraz ekmek kırıntısı, veya ot veriyorduk; veya elbiselerimizi yırtıp onların yaralarını sarıyorduk. O insafsız allahsızların yarın bizi de aynı duruma düşüreceğini düşünmüyorduk... Siyah bulutlar bizden uzaklaşınca jandarmalar yeniden işe koyuldular; biri kırbacıyla, diğeri zincirle ilerlememiz için bize vuruyordu. Sözde rahat edelim diye bizi götürüp evlere soktular. Gece üstümüze hücum ettiler; kapıları söktüler ve ellerinde silahlarla üstümüze saldırdılar. Annemin elbiselerinin içine dikili altınlar vardı; onları alıp götürdüler. Kalan ne varsa onu da çaldılar; bizi anadan doğma bir halde bıraktılar… Bir de baktık ki bir tellal geldi; başladı bağırmaya: ‘Haydi! gâvur kesmeye gidelim! Balta kürek alalım! Gâvur kesmeye gidelim!’ Bunlar aklıma gelince kalbim duracak gibi oluyor... Orada bir Türk köyü vardı. Türk kadınlar gelip bizim için gözyaşı döktüler; öyle bir ağladılar ki sanki önlerine cenaze konmuştu. O yaralı Ermenileri boğazlamadan evvel onların elbiselerini üzerlerinden çıkardılar ki içlerine dikili altınlar kendilerine kalsın. Tenekeler altınla dolmuştu. O yaralı Ermenileri götürüp bizden az ötede vadinin ağzında boğazladılar. Ermenileri boğazlanırken, Türkler gelip boğazlananların üzerinde altın arıyorlardı… Biz durmadan ağlıyor, bir taraftan da titriyorduk. Hepimiz de kadın, kız ve çocuktuk; içimizde erkek yoktu. İki tane 17 yaşında oğlan vardı; onları da denklerin altına saklamışlardı ki bulamasınlar. Ağlamalar, sızlamalar duyuluyordu… ’Allah yardım etsin!’, ‘Ey Türk! Allahtan bul’, ‘Alçak Türk!’ Bir de baktık ki yüksek rütbeli zabitler gelip, bizimle tatlılıkla konuşmaya başladılar: ‘Bacılar, anneler, sizden rica ediyoruz; Türk olup olmayacağınıza iyi karar verin. Siz boğazlananları gördünüz. Onlar gibi olmak ister misiniz? Türk olmanız daha iyi değil mi? Yoksa sizi de onlar gibi boğazlayacağız...’ Aman yavrum! hangi birini söyleyeyim, hangi birini itiraf edeyim? Benim başıma gelen, pişmiş tavuğun başına gelmemiştir...’ [Sv. 2000. Gth. 212, sayfa 345-346]. Ve zavallı yaşlı kadın gözyaşlarına boğuldu.

Eskişehir’den Samvel Patryan (1900 doğumlu) geçtikleri yerleri ve çektikleri eziyetleri hatırlıyordu: “…1915 yılında bizi sürgüne gönderdiklerinde, bizi Eskişehir’den, önce Sivrihisar’a, sonra Haymana’ya, daha sonra ise Kırşehir’e nasıl yayan götürdüklerini hatırlıyorum. Sonra da bizi Kayseri’ye tekrar yayan götürdüler. Yolda neler görmedik, neler çekmedik ki!” [Sv. 2000. Gth. 204, sayfa 339].

…Köyümüzden sadece ben hayatta kaldım”, diyen Zeytunlu Yeva Çulyan (1903 doğumlu) gözyaşlarıyla anlattı: “Türkler gelip herkesi köyden çıkardılar. Yürümemiz için bize kamçıyla vuruyorlardı. Ellerimizi arkadan bağlayarak, hepimizi götürüp kışla gibi yüksek bir yere doldurdular. Orada bıçak ve baltalarla birinin elini, diğerinin ayağını, bir diğerinin de kolunu kestiler. Bizi çırılçıplak soydular…çırılçıplaktık, ne don, ne gömlek kalmıştı. Orası Der Zor’du… Sabahleyin gelip bizi toplayarak yeniden başladılar katledip suya atmaya. Mağaranın altından Habur nehri akıyordu. Birinin kafasını, diğerinin ayağını, bir diğerinin elini keserek, kopardılar ve hepsini de yere birbiri üstüne yığdılar. Ölmemiş insanlar vardı, ama kemikleri kırılmıştı; biri ağlıyor, diğeri sızlıyordu; bir yandan kan kokusu, diğer yandan açlık… Canlı olanlar başladı ölülerin etini yemeye…” [Sv. 2000. Gth. 140, sayfa 266].

Kharberdli [Harput] Aram Köseyan (1908 doğumlu) da şöyle anlattı: “1915’te bizi Harput’tan sürme emri verildiğinde ben 7 yaşındaydım. Giyinip kuşanıp, süslenip püslenerek yola çıktık; sanki düğüne gidiyorduk. Yolda soygun başladı; hem de bir kere değil; ardı ardına kim ne bulduysa kaçırıyordu. Sonunda zaten iç çamaşırlarımızla kalmıştık; onlar da lime lime olmuştu… Annem yerde yatan ölüleri görmemem için gözlerimi kapatıyordu. Sonra annem ve kardeşim yolda kaldılar; yürüyemediler. Öldüler mi, ne oldular bilmiyorum. Arkamızdan Türkler geliyor, benim gibi çocukları topluyorlardı. Bizi öldürecekler miydi yoksa evlat mı edineceklerdi bilmiyordum. O kadar yürümüştük ki takatimiz kesilmişti. Sonunda durma emri verildi. Bir vadide durduk. Başladılar büyüklere sormaya: ‘Ermeni misin, yoksa Türk mü?’; ‘Ermeniyim’ diyenleri bir tarafa diziyorlardı, ‘Türküm’ diyenleri, de öteki tarafa. ‘Ermeniyim’ diyenlerin hepsini uzaklara götürüp boğazladılar. ‘Türküm’ diyenler kurtuldu… Biz küçükleri geceleyin tepecik gibi bir yerde topladılar. Yorgunduk. Meğer o tepecik insan kafataslarından oluşuyormuş! Sabah, gün ağardığında, üst üste dizili kesik başlar gördük; bunlar bir tepecik oluşturmuştu. Biz bütün gece o kesik başların üstünde uyumuşuz da haberimiz yokmuş” [Sv. 2000. Gth. 115, sayfa 228-229].

Bu dehşet veren izlenimlerin etkisi altında, ıstırap çeken halkın yürek parçalayan ağıtı bestelenmiştir [orijinali Ermenicedir]:

Bülbül de öter, ‘Bahar geldi! Bahar!’ diye,
Deşme yaramı, derindir derin,
Aman! Merhametli Tanrım nedir bu Der Zor?
Ağlamaktan gözlerimiz görmez oldu.

[Sv. 2000. Gth. 364, sayfa 418].

Ve Ermenice konuşmak da yasak olduğu için onlar kendi acılarını ve ıstıraplarını büyük ölçüde Türkçe ifade etmeye mecbur kalmışlardır.

Tarihsel değeri olan ve gerçek olaylara dayanan o şarkıları farklı bölgelerde soykırımdan kurtulanlardan elde ederek, farklı zamanlarda, çeşitli versiyonlarıyla yazıya döktük. Bu nitelik de kanıtlamaktadır ki o şarkılar tarihsel olayların sanatsal bir yansıması olarak bütün halka aittir. Destan niteliği taşıyan “Der Zor çöllerinde” başlıklı o 70’i aşkın dörtlük, temaları ve nakaratlarının benzerliğiyle birbirine bağlanmakta ve Ermenilerin çektiği tarif olunamaz ıstırapları anlatmaktadır.

Bana ilk Türkçe şarkı söyleyen, soykırımdan kurtulan kişi olan Yeğisabet Kalaşyan (1888, Musa Dağ doğumlu), mutsuz geçen hayatını şöyle anlattı: “Arabistan çölünde olduğumuz zaman hayvanlara benziyorduk: ne giysimiz vardı, ne de yaşam için gerekli imkânlar; yıkanmak da mümkün değildi… Doğal ihtiyaçlarını yaparken bile jandarma başında beklerdi; ne kadın tanıyorlardı, ne kız, ne de namus… Yemek mi? ne yemeği?; ot topluyor, hayvanlar gibi ot yiyorduk. Tuz bulduğumuzda otu tuza buluyorduk; öyle daha lezzetli oluyordu. Bazen uzaktan Araplar görünürlerdi; Bedevi Arapların çok koyunu vardı; ama evleri barkları yoktu; çadırlarda yaşıyorlardı. O Hıristiyan Araplar bize acıyorlardı; biraz pilav verdiklerinde ellerimizle-parmaklarımızla çabucak yutuyorduk; çünkü can tatlıdır… Benim 3 yavrucağım da sürgün yollarında öldü. O yüzden bu yaşımda yapayalnız kaldım…” [Sv. 2000. Gth. 367, sayfa 418-419].

70 yaşındaki o kadın, Ermeniler tarafından bestelenmiş Deir-es-Zor şarkıları dizisinden Türkçe dörtlükleri bize ilk defa 1956 yılında Erivan’ın Vardaşen mahallesinde aktardı. O kendi acı geçmişini, kaybettiği evlatlarını anımsayarak o şarkıları söylüyordu; gözlerinden hiç durmadan yaşlar akıyordu; sesi kısılıyor ve artık şarkı söyleyemez oluyordu; biraz nefes alıp, tekrar şarkı söylemeye ve ağlamaya başlıyordu.

Anılarını bize aktaranların verdikleri bilgilere göre katliam Nisan ayında Paskalya yortusu dönemine rastlayan Pazar günü, İsa’nın çarmıha gerildiği gün başlamış ki, böylece Ermeniler de İsa’nın çektiği eziyetleri çeksin; Ermeniler Paskalya yurmurtalarını kendi kanlarıyla boyayacak diyordu Türkler. Ermenilerin çektiği ıstırap ise yürek sızlatan bir şarkı olmuştu:

Zatik-kiraki14 çadır söktüler,
Bütün Ermenileri çöla döktüler,
Keçi gibi Ermenileri kesdiler,
Dininin uğruna ölen Ermeni!

[Sv. 2000. Gth. 386, sayfa 421].

Ve Ermeniler tarif edilemez eziyetler çekmeye başlıyor:

Ağaçlardan kuş uçtu,
Yandı yürek tutuştu,
Yanma yüreğim, yanma!
Bu ayrılık bize düşdü,
Bu muhacırlık bize düşdü,
Bu Derzorlık15 bize düşdü.

[Sv. 2000. Gth. 367, sayfa 419].

Deir-es-Zor çölü, sağ kurtulma şansının olmadığı, Ermeni Soykırımı’nın mezarlığına dönüşmüştü:

Der Zor’a gidersem, gelemem belki,
Ne ekmek, ne su ölürüm belki.

[Sv. 2000. Gth. 368, sayfa 419].

Kitle iletişim araçları suskundu. Tek suçu Ermeni olmak olan çalışkan, yaratıcı, çok eski bir ulus, uygar insanlığın gözleri önünde şehit ediliyor, yok ediliyordu.

Der Zor’a varmadan
Ermeni muhaciri oturmuş
Hongur-hongur ağlıyor…

[Sv. 2000. Gth. 368, sayfa 419].

Ve Ermenilerin durumu korkunçtu:

Der Zor çölünde üç ağaç incir,
Elimde kelepçe, boynumda zincir,
Zincir kımıldadıkca, yüreğim incir;
Dininin uğruna ölen Ermeni!

[Sv. 2000. Gth. 391, sayfa 421].

Sürgün edilmiş Ermeniler o ölüm yolundan yakıcı güneşin altında yalınayak, kanlar içinde ve susamış bir halde geçiyorlardı:

Der Zor çölünde bitmedi yeşil,
Kurşuna düzdüler elli bin kişi:
Merakdan döküldü milletin dişi,
Dininin uğruna ölen Ermeni!

[Sv. 2000. Gth. 388, sayfa 421].

Ve herşey kurşuna dizilenlerin kanıyla boyanmıştı:

Der Zor çöllerini büründü duman,
Oy anam, oy anam, halımez yaman!
İnsan ve yeşil boyandı kana,
Dininin uğruna ölen Ermeni!

[Sv. 2000. Gth. 370, sayfa 419].

Ermeni Halkı acımasızca yok ediliyordu:

Der Zor çölünde çürüdüm kaldım,
Karğalara tahin oldum, kaldım,
Oy anam, oy anam, halımız yaman!
Der Zor çölunde kaldığım zaman.

[Sv. 2000. Gth. 409, sayfa 423].

Hayatta kalanların durumu ise daha da kötüydü:

Der Zor çölünde yaralı çokdır,
Gelme, doktor, gelme, çaresi yokdır,
Allah’dan başka kimsemiz yokdır,
Dininin uğruna ölen Ermeni!

[Sv. 2000. Gth. 410, sayfa 424].

Ermeni Halkı ise acılarının içinde yalnız ve kimsesizdi. Onların hüzünlü şarkısı ise bir duaya dönüşmüştü.

Çıka-çıka çıktım yokuş başına,
Neler geldi Ermeninin başına!
Hızor16 Allah, hızor16, yetiş!
Ermeni milletini kurtar, geçir!

[Sv. 2000. Gth. 432, sayfa 426].

Halkın trajik durumu doğanın pırıl pırıl güzelliğiyle bir tezat oluşturuyor. Doğanın bu güzelliğine kayıtsız kalan “Osmanlı askeri” Ermenileri öldürmek için ”silahını yağlıyor”:

Sabahtan kalkdim, güneş parlıyor,
Osmanlı askeri silah yağlıyor,
Ermeniye baktım - yaman ağlıyor,
Dininin uğruna ölen Ermeni!

[Sv. 2000. Gth. 394, sayfa 422].

Çölün havası ise çürüyen cesetlerin kötü kokularıyla dolmuştu:

Der Zor’un içinde naneler biter,
Ölmüşlerin kokusu dünyaya yeter,
Bu sürgünlük bize ölümden beter,
Dininin uğruna ölen Ermeni!


[Sv. 2000. Gth. 381, sayfa 420].

Kirlenen sadece çölün havası değildi; suya da zehir katılmıştı:

Der Zor’un içinde zincirli kuyu,
Ermeniler içtiler zehirli suyu…

[Sv. 2000. Gth. 421, sayfa 425].

Toplumsal felakete bir de doğal afet, tifo salgını eklenmişti:

Der Zor çölünde bir sıra mişmiş,
Ermeni muhaciri tifoya düşmüş,
Oy anam, oy anam, halımız yaman!
Der Zor çölünde kaldığım zaman.

[Sv. 2000. Gth. 379, sayfa 420].

Bu şarkının başka bir versiyonunda ise:

Der Zor çölünde bir sıra mişmiş,
Ermeni muhaciri açlıkdan ölmüş,
Oy anam, oy anam, halımız yaman!
Der Zor çölünde kaldığım zaman.

[Sv. 2000. Gth. 380, sayfa 420].

Her yeri etkisi altına alan o felaketten kurtuluş yoktu; çünkü hayatta kalanların durumu daha da kötüydü. O andan itibaren, tüyler ürperten manzaralar birbirini takip eder:

Der Zor çölünde uzanmış, yatmış,
Kellesı yokdır, ki yüzüne bakayım,
Ermeniler bu güne olaşmış,
Dininin uğruna ölen Ermeni!

[Sv. 2000. Gth. 431, sayfa 426].

Ve onların can çekişirken çıkardıkları boğuk iniltiler duyuluyordu:

Sıvaz’dan çıkdım başım selamet,
Der Zor’a varınca koptu kıyamet,
Bu kadar muhacir kime emanet?
Dininin uğruna ölen Ermeni!

[Sv. 2000. Gth. 377, sayfa 420].

Dininin uğruna ölen Ermeniler”in sayısız cesetleri her yere dağılmıştı; çünkü Osmanlı askeri “kasaba” dönmüştü:

Der Zor dediklari büyük kasaba,
Kesilen Ermeni gelmez hesapa,
Osmanlı efratı dönmüş kasapa,
Dininin uğruna ölen Ermeni!

[Sv. 2000. Gth. 373, sayfa 419].

Ermeni Halkı tarif edilmesi imkânsız eziyetlerle ölüm yolundan geçmekteydi:

Gide-gide, gitmez oldu dizlerim,
Ağla-ağla, görmez oldu gözlerim,
Oy anam, oy anam, halımız yaman!
Der Zor çölünde kaldığım zaman.

[Sv. 2000. Gth. 382, sayfa 420].

Daha da korkunç olaylar cereyan etmiş, sürgüne gönderilenler yürüyemeyecek durumdaki yaşlı ebeveynlerini yolda bırakmaya mecbur kalarak, Türk askerlerin kırbaç darbeleri altında kendi ölüm yollarına gözleri yaşlı devam etmek zorunda kalmışlardır. Zeytunlu [Süleymanlı] Gayane Aturyan (1909 doğumlu) ve Adapazarlı Sirena Alacacıyan (1910 doğumlu) ve diğer birçok kişi o konuda bize anılarını anlattı ve çeşitli şarkı versiyonları aktardı:

Der Zor çölünde yoruldum, kaldım,
Anamı, babamı yolda bırakdım,
Oy anam, oy anam, halımız yaman!
Der Zor çölünde kaldığım zaman.

[Sv. 2000. Gth. 405, sayfa 423].

Burada soykırımdan kurtulan Yerzınkalı [Erzincan] Garnik Stepanyan’ın (1909 doğumlu) anlattığı anılardan bir bölümü aktarmakta fayda var: “…Erzincan’dan çıktık; dondurucu bir soğuk vardı. Vardanuş ninem yürümekte güçlük çekiyordu. Birden durdu ve dedi ki: ‘Beni vurun, ben artık yürüyemeyeceğim.’ Yere oturdu. Jandarmalar onu yerlerde sürüklediler. O yolun ortasında kaldı. Bizi sürdüler. Biz bir taraftan yürüyor, bir taraftan da geriye bakıyorduk. Kar yağıyor, onun üstünde birikiyordu. Sonunda benim zavallı ninem kardan adama döndü. …Malatya’ya vardık. Bahar gelmişti. Bütün Ermenileri katletmişlerdi. Her yerde, 50-100 kişinin gömülü bulunduğu tepeler vardı; hatta yarı ölü halde gömülenler vardı; zira üzerlerindeki toprak hareket ediyordu…” [Sv. 2000. Gth. 95, sayfa 200].

Sıvaslı görgü tanığı Andranik Kavukçuyan (1905 doğumlu) da benzer sürgün eziyetlerini anlattı: “…Böylelikle sefalet baş gösterdi. Jandarmalar kamçıyla vurarak bizi sürüyorlardı; zira bizim belli bir mesafeyi katetmemiz gerekiyordu. Artık yürüyemeyecek durumda olan, yolun kenarına düşüp kalıyordu. Kırbaç darbeleri işe yaramadığında ise geri kaçamasınlar diye insanları kurşuna diziyor, ya da süngüden geçiriyorlardı. O şekilde 1.5 milyona yakın Ermeniyi öldürdüler. Ancak savaştan sonra, çok az sayıda hayatta kalan insanı Suriye çöllerinden topladılar…” [Sv. 2000. Gth. 82, sayfa 178].

Kharberdli [Harput] Turfanda Muradyan (1905 doğumlu) sürgün yollarında Türk zaptiyelerin yaptığı anlatılması güç kötülüklerden bahsetti: “Bizi köyümüzden çıkardılar. Bütün gençleri toplayıp koğuş gibi bir yere doldurdular. Çatıda bir delik açıp içeri petrol döktüler ve onları yaktılar. Sonra bütün kadınları toplayıp canlı canlı başlarını taşlarla ezdiler. Annemi ve büyükannemi de taşlarla öldürdüler. Çocukları ise, kuzuları annelerinden ayırır gibi tecrit ettiler. Benim üç yaşında bir kız kardeşim vardı; diğer çocuklarla birlikte onu da Palu’nun Murat(Fırat) nehri üzerindeki köprünün yakınına götürerek kafasını kestiler, katlettiler ve nehre attılar… İki jandarma 500 kişiyi sürgüne götürdü… [Sv. 2000. Gth. 112, sayfa 226].

Bursa’nın Medz Nor Köyü’nden Aşot Ohanyan (1905 doğumlu) acı geçmişini üzüntüyle anlattı: “1914’te Türk Hükümeti gençlerimizi toplayıp, silah altına aldı; ondan sonra da ailelere ‘araba kiralayın, yakın bir yere gideceğiz’ denildi. Parası olan yük arabası kiraladı, parası olmayan da yayan gitti. Biz de çocuktuk; annemizin eteğinden tutup yürüyerek gittik. Uzun süre yolculuk ettik. İlk durağımız Konya idi. Orada, bizi şehre sokacaklarına, dağlarda jandarmaların gözetimi altında aç susuz bıraktılar. Ertesi sabah bizi Bozkur’a doğru yola çıkardılar. Oradan da geçtik. Günlerce, haftalarca yürüyorduk. Ayaklarımız kanlar içinde yürüyorduk. Zaptiyeler kamçıyla vuruyorlardı. Birçokları buna dayanamayıp, yolda öldü. Cesetler yerde kalıyordu ve geceleri kurtlar onları yiyordu.Yayan gidiyorduk. Zaten çok az kişi kalmıştık, çünkü birçok insan ölmüştü. Bir de İğde diye bir köyün yakınlarına ulaştık. Orada ‘Paranız yok mu? Paraları çıkarın!’ diyerek üstümüze saldırdılar ve soygun başladı...” [Sv. 2000. Gth. 221, sayfa 361].

96 yaşındaki Geğetsik Yesayan (1901, İzmit doğumlu) sürgün yollarında çektikleri inanılmaz eziyetleri ve geçtikleri bölgeleri hatırladı: “1915 yılında, Büyük Felaket sırasında ben 14 yaşındaydım. Sürgün başladı. Ailemizdeki 12 kişiyle sürgüne gittik; sadece 2 kişi hayatta kaldık. Yolda bizi kamçılarla dövüyor, bize eziyet ediyor ve su vermiyorlardı. Biz yürüyerek Devlet, Eskişehir, Konya, Ereğli, Bozantı, Kanlı Geçit, Bab, Meskene, Abu Arar, ve Tigranakert’ten [Diyarbakır] geçip sonunda Der Zor’a vardık…” [Sv. 2000. Gth. 231, sayfa 370].

Soykırımdan kurtulan Sıvaslı görgü tanığı Suren Sargsyan (1902 doğumlu) da geçmişini ayrıntılı bir biçimde hatırladı: “…İki gün sonra Fırıncılar köyüne ulaştık. O küçük, önemsiz bir yerdi. Ama Ermeni Halkı’nın tarihinde üne kavuştu. Devletin yaptığı plana göre, halk 3900 metre yükseklikteki Toros Dağları’na yürüyerek tırmanacaktı. Yüzlerce, binlerce kervan buraya geliyor, çile çekiyor ve ölüme doğru gidiyordu. Kadınlar, çocuklar, yeni doğmuş bebekler yüzüstü bırakılıyor, sahipsiz kalıyorlardı. Ablam Kınarik süt çocuğuyla birlikte burada kaldı. O hastaydı ve yürüyemiyordu. Fırıncılar! Fırıncılar! Yüzüstü bırakılmış çocuklar! yaşlı sahipsiz kalmış kadınlar! oraya buraya yatmış can çekişen hastalar! Üstü halıyla kaplı veya dere içlerinde çürümüş cesetler!…

Ondan sonra aynı görgü tanığı Suren Sargsyan küçük erkek ve kız çocuklarının ve diğerlerinin korkunç durumunu tarif etti: “…Ertesi gün Kürtler geldi, beraberlerinde meşhur Zeynel Bey ve serseri cellat kardeşleri vardı. Onlar kervanın içinde ne kadar küçük oğlan buldularsa toplayıp, kollarını bağlayarak, uzak bir dağın tepesine, odun yığınlarının yandığı bir yere götürdüler. Orada, onların kafalarını baltalarla keserek, vadiye fırlattılar. Bizden önceki kervanlarda bulunan çocuklara da aynısını yapmışlardı. O yüzden de o vadiye Kanlı Dere adı verildi. …Mevcudu yarı yarıya azalan kervanımız Samosat’ın[Samsat] güneyinde, Fırat Nehri kıyısında konakladı. Her taraf cesetlerle kaplıydı: ölü kadınlar, her tarafa yayılmış yerde yatan çocuklar, tarlalarda, kumların üstünde, her yerde yarı ölü hastaların iniltileri, yardım dileyen bakışlar ve onların yanında kokuşmuş, çürümüş, şişmiş, büyük bir kısmı kadınlara ait cesetler. Dante’nin Cehennemi Fırat’ın kıyısındaydı. …Sonra beyaz giysili kızları getirip hepsini gecenin karanlığında kazığa oturttular. Anaların ve yakınlarının feryatlarından, ağlama, sızlama ve gürültüsünden kulaklarımız sağırlaşıyordu. …Bizi Urfa’ya götürdüler; oradan da çöle, ıssız, sadece birkaç ağacın bulunduğu bir yere sürdüler. O gece yağmur yağdı ve soğuk bir rüzgâr esti. Gece yüzlerce insan ölmüştü. Kürtleri getirip, onlara büyük bir çukur kazdırdılar. Kürtler ellerinde iplerle halkın arasına daldılar; hastaları ezerek, ölü ya da diri kim yere yatmış ise boynuna ip geçirip çeke çeke götürerek çukura atıyor sonra da geri dönüyorlardı. Hatta canlı olanların bile boynuna ip geçiriyor, götürüp çukura atıyorlardı. O insanların yakınlarının feryatlarına ve çığlıklarına kulak asmıyorlardı. Oradan bizi tekrar güneye, başka ıssız bir yere sürdüler. Tifoya yakalanmış kadınlar, ‘su verin’ diye yalvarıyorlardı…” [Sv. 2000. Gth. 80, sayfa 167-170].

Deir-es-Zor şarkılarında, soyguna maruz kalmış, evlatlarını yitirmiş anaların, ve bakire kızların trajik görüntüleri başlı başına bir dizi oluşturur.

-Şu dağın ardında Ermeni kızı var,
Gidın, bakın çantasında nesi var?
-Güzel gözleri var,
Sırma saçları var.

[Sv. 2000. Gth. 489, sayfa 437].

Türk zaptiyeler ve komutanlar ise Ermeni kızlarına ve kadınlarına anlatılması güç bir acımasızlıkla davranıyorlardı:

Sabahtan kalkdım kapı kapalı,
Binbaşi geliyor eli sopalı,
Uğruna bırakmış kör ve topalı,
Dininin uğruna ölen Ermeni!

[Sv. 2000. Gth. 392, sayfa 422].

Tigranakertli [Diyarbakır] Karapet Mıkırtıçyan (1910 doğumlu) heyecanla ve titrek bir sesle çocukken hafızasına kazınmış görüntüleri aktarırken aşağıdaki dizeleri mırıldandı:

Der Zor’a geldı bir Şekir Paşa,
Atını bağladı delikli taşa,
Ermeni sığmadı dağ ile taşa:
Dininin uğruna ölen Ermeni!

[Sv. 2000. Gth. 428, sayfa 426].

Sonra, soykırımdan kurtulmuş aynı Karapet Mıkırtıçyan şöyle devam etti: “…Sonunda Der Zor çölünün yukarı kısmına, Merdin [Mardin] şehrine vardık; oradan tren geçiyor ve Halep’e gidiyordu. Bizi orada indirdiler. Orası yemyeşil bir çayırdı. Aşağıda ise bir vadi vardı. Biz, küçükleri ayırdılar; büyükleri ise vadi tarafına götürüp, sıraya dizdiler. 300-400 kadar yetişkin vardı; bir o kadar da çocuk. Sonra biz, çocukları yeşil çayırların üstüne oturttular; biz ne olacağını bilmiyorduk… Annem sıradan çıkıp geliyor bizi öpüp, öpüp gidiyordu… Biz, yani ben, ağabeyim ve bir yaşındaki erkek kardeşim ise uzaktan, sıraya girmiş kadınların hareket ettiğini görüyorduk; annemiz onların arasındaydı. Evden çıktığımızda, annemiz ulusal giysilerini giymişti: kadife, sırmalı elbiseleri vardı; başı altınlarla süslenmişti, boynunda altın bir gerdanlık bulunuyordu; elbiselerinin iç kısmının her iki tarafına gizlice 25’er altın dikmişti. …Annemiz son defa gelip bizi deli gibi öptüğünde, hatırlıyorum, artık üstünde sadece beyaz iç çamaşırları kalmıştı. Ne süs vardı, ne altın, ne de kadife elbiseleri. … Bizim hiçbir şeyden haberimiz yoktu. Orada bir şeyler olup bitiyordu, ama neler olduğunu bilmiyorduk. Meğerse, hepsinin elbiselerini sırayla çıkarıp, hepsini soyup, baltayla kafalarını kestikten sonra vadiye atıyorlarmış…” [Sv. 2000. Gth. 128, sayfa 242-243].

Bu tarihsel olaylar hakkında aşağıdaki halk şarkısı bestelenmiştir:

Sabahtan kalkdım, çantama baktım,
Ağlaya-sızlaya boynuma taktım,
Malımı-mülkimı devlete sattım,
Pahasını sorsan: yarım ekmeğe.

[Sv. 2000. Gth. 398, sayfa 422].

İşte bu nedenledir ki asgari yaşam koşullarından mahrum Ermeni anneler, mallarını Türk Hükümeti’ne ve silahlı eşkıyalara kaptırdıktan sonra, sonlarının yaklaştığını hissederek, kendileri şehit edilseler bile hiç olmazsa çocukları hayatta kalsın diye sevgili yavrularını iyi kalpli Arapların yanına yerleştirmişlerdir.

Nikomedyalı (İzmit) Baruhi Çorekyan (1900 doğumlu) da o olguyu teyit etmiştir: “…Bizi sürgüne gönderdiklerinde 12 ay çölde kaldık. Biz, dört kız kardeş ormanlara kaçtık. Yüzerek Habur17 nehrini geçtik; Arap bedevilerin yanına ulaştık. Onlar, Ermeni olduğumuz anlaşılmasın diye bizim bitlenmiş saçlarımızı kestiler, yüzümüze dövme yaptılar. Otlatmamız için bize koyunlarını verdiler” [Sv. 2000. Gth. 229, sayfa 369].

90 yaşındaki Grigor Güzelyan (1903 doğumlu), Homs-Hama yolu üzerinde bulunan Muhardi köyünden yaşlı Hıristiyan Arap bir kadını sonsuz bir minnetle hatırladı; o kadın her akşam, pişirdiği pilavı ve kemerinin içine tıktığı ekmek parçalarını duvar diplerinde bitkin düşmüş küçük Ermeni öksüzlerine gizlice dağıttıktan sonra karanlıkta ortadan kayboluyordu [Sv. 2000. Gth. 163, sayfa 294].

Aynı olay aşağıdaki şarkıda şiirsel üslupla ifade edilmiştir. Bu şarkıda evladını kaybeden anne Habur Nehri’ni geçmek için acele ediyor, çünkü böylece gidip “Arap köyüne” sığınmış evladını bulacaktır.

Yol ver, Habur17, yol ver, geçelim çölü,
Evladım çısçıplak Arabın köyünde,
Oy anam, oy anam, halımız yaman!
Der Zor çölünde kaldığım zaman.

[Sv. 2000. Gth. 414, sayfa 424].

Palulu Karapet Faraşyan (1906 doğumlu) da gördüklerini şöyle anlattı: “…Az sonra Mehmet Hoca adında bir Türk geldi; bana onunla birlikte gitmemi söylediler. Mehmet Hoca’nın elimden tutup beni Hükümet binasına götürdüğünü hatırlıyorum. Orada beni ‘Hüseyin İslam’ adıyla evlatlık olarak kaydettirdi ve yaşadığı köye götürdü. Aradzan Nehri üzerinde Büyük Tigran zamanında inşa edilen köprünün üstünden geçerken nehrin kana bulanmış olduğunu gördüm. Ermenileri oraya götürüp boyunlarını vurduktan sonra onları köprüden aşağı, nehre atıyorlardı; o yüzden de o yerin adı ‘Kanlı Geçit’ olmuştu. Mehmet Hoca beni şehir dışına, Gohanam adlı bir yerdeki evine götürdü; beni karısıyla tanıştırdı ve dedi ki: ‘Sana bir erkek evlat getirdim, adı Hüseyin’dir’…” [Sv. 2000. Gth. 121, sayfa 234].

Maryam Bağdişyan (1909 doğumlu) da sürgün yollarında kendisi henüz 5-6 yaşlarındayken kız kardeşiyle birlikte çöl kumları üstünde yatan annelerinin bukleleriyle nasıl oynadıklarını anlattı; onlar annelerinin o sırada ölmüş olduğunun farkında değilmiş. Sonra bir Arap kadın onu evine götürmüş. Küçük Maryam orada 4 yıl boyunca kuyudan testiyle su taşımış. Bir defasında onun alnına mavi mürekkeple dövme yapmak istediklerinde, gizlice kaçarak, bir papaz sayesinde Ermeni öksüzler yurduna sığınmış [Sv. 2000. Gth. 168, sayfa 305].

Türkler başladı evlat kaçırmaya,
Analar kıymadı yüzü öpmeya,
Baktım ki gizlice ağlıyor yaman,
Dininin uğruna ölen Ermeni!

[Sv. 2000. Gth. 402, sayfa 423].

Bu trajik olaylara tanık olmuş görgü tanığı Yozgatlı Arşakuhi Petrosyan (1903 doğumlu) bize yürek parçalayan bir sahneyi anlattı: “…Sonra başladılar kızları kaçırmaya, kadınları götürüp boğazlamaya, çocukların kafalarını kesmeye ve başlarını top gibi oraya buraya atmaya. …Filor’un annesini de götürüp boğazladılar. Bir tanesinin de çocuğu kucağındayken kafasını kesmişlerdi, çocuk ölen annesinin memesini emerek hayatta kalmıştı; ama o çocuğun kafasını da futbol topu yaptılar” [Sv. 2000. Gth. 212, sayfa 347].

Iğdırlı Evelina Kanayan (1909 doğumlu) da buna benzer zulümlerden bahsetti: “…Türkler gelip Ermeni kadınların karnını bıçakla deşerek karnındaki bebeği dışarı çıkarıyor ve kafasını kazık üstünde havaya kaldırıyorlardı” [Sv. 2000. Gth. 54, sayfa 136-137].

Aynı tür bir olayın cereyan etmiş olduğunu Erzurumlu Loris Papikyan (1903 doğumlu) da doğruladı: “…Yolda Türklerin Ermeni kızlar ve kadınlarla nasıl alay ettiklerini gördüm. Ben öyle korkunç bir sahneye tanık oldum ki, dünya tarihinde eskiçağlardan bugüne kadar hiçbir barbar kavim kadınlara karşı buna benzer bir vahşet sergilememiştir. Dört rütbeli şahıs, insani görünümlerini yitirmiş, vahşi sırtlanlar gibi azmış aşağılık yaratıklar, bir masanın etrafına oturmuştu ve bir grup Ermeni kadın da yanlarında ayakta duruyordu; o kadınlar muhtemelen birkaç gün sonra doğum yapacaklardı. O rütbeliler hamile kadınların rahimlerindeki çocukların cinsiyeti üzerine bahse giriyor ve emirlerindeki askerlere hamile kadının karnını bıçakla deşerek bebeği dışarı çıkarmalarını emrediyorlardı. İnsan görünümlü vahşi hayvanlar neler yapmıyorlardı ki. Eğer ben bahsi geçen sahneyi şahsen görmüş olmasaydım ve bugün onu bana anlatsalardı ya da bir kitapta okusaydım, benzer bir vahşetin gerçekten de sergilenmiş olduğuna asla inanmazdım. [Sv. 2000. Gth. 90, sayfa 193-194].

Aynı şekilde Sıvaslı Hambardzum Sahakyan (1898 doğumlu) kendi gözleriyle gördüklerini anlattı. “Hatırlıyorum, üvey annem hamileydi; onu öldürdüler; kılıcı karnına sokup bebeğini dışarı çıkardılar; çocuk erkek olduğu için başladılar gülmeye ve onu yere attılar. Ben o sahneyi asla unutamam…” [Sv. 2000. Gth. 79, sayfa 162].

Buna benzer olayların cereyan ettiğini Eskişehirli görgü tanığı Samvel Patıryan (1900 doğumlu) da teyit etti: “…Kızların kadınların çarmıha gerildiklerini hatırlıyorum; kadınlar jandarmaların eline geçmemek için kendilerini nehre atıyorlardı. O dönemde namus denilen bir şey vardı.

Bir gün, iki zabitin bir Ermeni kadın üzerine bahse girdiğini hatırlıyorum:

- Şu karının karnında nesi var?
- Gâvurdır; kız olur.
- Yok, oğlan olur.

Bahse girdiler. Gözümün önünde canlı canlı kadının karnını bıçakla yardılar. Ben bunu kendi gözlerimle gördüm. …Kayseri’ye vardığımızda, bizi götürüp bir salona doldurdular. Kayseri Valisi gelip sordu: ‘Ermeni bacılar, yolda sizi rahatsız eden oldu mu?’ Bizim Ermeni kadınlar cesaret alıp, nöbetçi Türk jandarmaların gece bizi nasıl dövdüklerini, Ermeni kızları ve gelinleri götürdüklerini …ertesi sabah ise onları bitkin düşmüş bir halde geri getirdiklerini anlatmaya başladılar… Vali sinirlendi ve dedi ki: ‘Ayıp, bir de bunlar bizim milletin çocukları olacak!’…” [Sv. 2000. Gth. 204, sayfa 339].

Ve gerçekten de Türk zaptiyeler kasaba dönmüştü:

Aman! Mahmud Paşa, sen gel imana:
Jandarmalar dönmüş kasapa,
Oy anam, oy anam, halımız yaman!
Der Zor çölünde kaldığım zaman.

[Sv. 2000. Gth. 427, sayfa 425].

Çocukları annelerinin yanından kaçırdıkları, gelinlere ve kızlara tecavüz ettikleri sonra da onları bağlayarak vadiye ya da kör kuyulara attıkları ve hepsini ateşe vererek yaktıkları da oluyordu:

Ermenileri mağaraya doldurdular,
Kireç döküp, ateş verip yaktılar,
Oy anam, oy anam, halımız yaman,
Der Zor çölünde kaldığım zaman.

[Sv. 2000. Gth. 390, sayfa 421].

Hayatta kalanlar ise kaybettiklerinin ardından ağlıyorlardı:

Hayatın çeşmesi buz gibi akar,
Türk bacıları çadırdan bakar,
Ermeni geliyor elleri bağlı:
Analar ağlıyor -çocuğum diye,
Gelinler ağlıyor -kocam diye,
Kızlar ağlıyor -namusum” diye.

[Sv. 2000. Gth. 484, sayfa 436].

O cehennemi kargaşada anneler çocuklarını, çocuklar da ebeveynlerini kaybediyorlardı:

Der Zor çölünde şaşırdım, kaldım,
Yitirdim anamı, yitirdim babamı,
Oy anam, oy anam, halımız yaman!
Der Zor çölünde kaldığım zaman.

[Sv. 2000. Gth. 406, sayfa 423].

O tarif edilmesi imkânsız kargaşalıkta ebeveynlerini kaybetmiş öksüz ve kimsesiz Ermeni çocukların bu tür şarkıları bestelediği düşünülebilir:

Der Zor köprüsü dardır, geçilmez,
Kan olmuş sular, bir tas içilmez,
Anadan, babadan vazgeçilmez,
Dininin uğruna ölen Ermeni!

[Sv. 2000. Gth. 422, sayfa 425].

Yabancı ortamda Ermeni kimliğini kısmen kaybetmiş küçük öksüz yüreğindeki sızıyı mecburen Türkçe ifade etmiştir; ancak, kendisi için kutsal olan Ermenice “mayrik” [anne] kelimesini henüz unutmamıştır:

Yeşıl kurban olayım geçen günlere, mayrik!18
Kırıldı kanatlarım, kaldım çöllerde
Anasız, babasız, mayrik!
Düşdüm diyar gurbete, mayrik!
Ya ben ağlamayım, mayrik!
Kimler ağlasın, mayrik?

[Sv. 2000. Gth. 486, sayfa 436].

Anasız babasız kalmış Ermeni öksüz çocuk yabancıların yanında hayatını sürdürerek kendi ana dilini unutmuşsa da Hıristiyan gibi İstavroz çıkarmasını unutmamıştı. Çöl Arapları tarafından güzel yüzüne mavi mürekkeple dövme yapılan 90 yaşındaki Sirena Alacacıyan (1910 doğumlu) Mütareke’den sonra Ermeni öksüzlerini toplayan kişilerin, kendisinin Ermeni olduğunu istavroz çıkarmasından anladıklarını ve kendisini götürüp Ermeni Öksüzler Yurdu’na teslim ettiklerini anlattı [Sv. 2000. Gth. 227, sayfa 367].

Soykırımdan kurtulan ve yüzü aynı şekilde dövmeli olan Nikomedyalı (İzmit) Baruhi Silyan (1900 doğumlu) da şöyle anlattı: “12 ay çölde kaldık. Ne ekmek, ne su, ne barınak, ne de başka bir şey vardı. Dokuz kişilik ailemizden sadece ben hayatta kaldım; annemi gözümün önünde öldürdüler; ablamı kaçırdılar; diğer kız kardeşim küçüktü, hastalanıp öldü; ortanca ise kayboldu ve bir daha birbirimizi bulamadık. Gelinimin karnını yırttılar. ‘Gâvurun karnındaki kız mı yoksa oğlan mı?’ dedi askerin biri; bir diğeri ise ‘gâvur erkek doğurmaz, bak da gör’ dedi ve gözümüzün önünde kılıçla gelinimin karnını yırttı. Ben dört başka kızla beraber zar zor ormanlara kaçabildim; orada bir nehir vardı; yüzerek o nehri geçtik. Bir Arap beni evine götürdü ve dedi ki: ‘Kızım, doğrudur, sizin kurallarınızda böyle birşey yok, ama gel yüzüne dövme yapayım ki seni Ermeni zannetmesinler.’ Ben de ağladım. Ne yatağım var ne de elbisem. Yüzüme dövme yaptılar; kalın örgülerimi kestiler. Orada ev işlerini yapıyordum…” [Sv. 2000. Gth. 230, sayfa 369].

Soykırımdan kurtulanlardan elde edip yazıya döktüğümüz çok sayıda anı arasında, Ermeni çocukların öldürülmesi ve din değiştirmeye zorlanmasına ilişkin de birçok tanık hikâyesi bulunmaktadır; hükümetin önceden hazırladığı ideolojik plan da zaten buydu. Talat Paşa’nın da dediği gibi “Ermenileri yok etmek lazım”dı [Andonyan 1921. Sayfa 232]. İttihat’ın askeri kadrosu ve polisleri, askerler ve çeteler o resmi ideolojiyi uyguluyorlardı. Sıvaslı Satenik Doğramacıyan’ın (1903 doğumlu) anlattığı anı da bunu doğrular nitelikte: “…‘Köyde ne kadar Ermeni varsa hepsini Müslüman yapın; yoksa ateşe verip yakındiye oraya emir gelmişti’… “ [Sv. 2000. Gth. 81, sayfa 117].

Müslüman şeyhlerin vaazları de Hükümetin talimatlarıyla uyumluydu. Harputlu Garegin Turucikyan (1903 doğumlu) hatırasında şunu belirtti: “…Şeyh Arif ‘Kim 7 gâvur öldürürse cennete gider’ demişti…” [Sv. 2000. Gth. 119, sayfa 232].

Malatyalı Mari Vardanyan (1905 doğumlu) da aynı gerçek hakkında konuştu: “…Müslüman Türkler diyorlardı ki: ‘Kim bir gâvur öldürürse, onun ruhu cennete gider’…” [Sv. 2000. Gth. 124, sayfa 238].

Bunun dışında, erkek çocukları kaçırdıkları, sünnet ettikleri ve Türkçe konuşmaya zorladıkları, kızlara ise tecavüz ettikleri veya onları çarmıha gererek öldürdükleri oluyordu.

Bu durumu da aşağıdaki halk şarkısı kanıtlıyor [şarkının orijinali Ermenicedir]:

Üç hoca toprağı kazdı,
Vay aman!
Ermeni gencini canlı canlı gömdü,
Ah aman!
Ablasını da götürüp çarmıha gerdi,
Vay aman!
Çarmıhtan indirip denize attı,
Ah aman!

[Sv. 2000. Gth. 350-351, sayfa 415].

Anılarını anlattığı sırada sık sık sinirleri gerilen ve acı acı ağlayan Harputlu Yeğsa Khalacanyan (1900 doğumlu) da aynı şekilde şunları söyledi: “…Türkler demişler ki, ‘Şimdi Türkleşecek misiniz, yoksa Ermeni olarak mı kalacaksınız?’. Papaz da ‘Tanrım beni affet!’ demiş. Bütün papazları genç yaşta katletmişler. Ermenice dersleri verdiği için Ermeni Protestan Hoca Bay Gevorg’un da dilini kesmişler; sonra kellesini uçurmuşlar…” [Sv. 2000. Gth. 108, sayfa 218].

Harputlu Rober Kalınyan (1912 doğumlu) da anlattığı anıda Jön Türklerin güttüğü Türkleştirme ve zorla İslamlaştırma politikasından bahsetti: “…Türkler küçük çocukları din değiştirmeye zorluyorlardı; ‘Muhammed Resulullah’ dedirterek sünnet ediyor, isimlerini değiştiriyor ve Türkçe konuşmaya zorluyorlardı…” [Sv. 2000. Gth. 118, sayfa 231].

Şebinkarahisarlı Hakob Terziyan (1910 doğumlu) anlattığı anıda bahsi geçen Türkleştirme politikasının uygulanması sırasında Türk askerlerin ve dini liderlerin, yani mollaların, işbirliği yaptığını anlattı: “Ben zaten 79 yaşındayım. Şebinkarahisar’danım ben. Ermeniler Türklere direndiğinde Türkler onlardan bazılarını katlettiler; benim gibi çocuk olanlarını ise Türklerin öksüzler yurduna götürdüler. Bizi çırılçıplak soydular; kılıcı boyunlarımıza dayadılar. Zabit kılıcı çekince, molla şöyle diyordu: ‘Hıristiyanlığı bırakıp, İslamı kabul ediyorum.’ Bu sözleri bize tekrarlatıyorlardı…” [Sv. 2000. Gth. 78, sayfa 161].

Amerika’da ikâmet eden Palulu Sargis Saroyan’a (1911 doğumlu) 1999 yılında Paris’teki Louvres Müzesi'nin salonlarından birinde tesadüfen rastladım ve onun acı anılarını hemen orada yazıya döktüm. Sargis Saroyan da anılarında kendisini ve diğer gençleri zorla İslamlaştırdıkları gerçeğini teyit ediyor ve bu konuda ayrıntılar veriyordu. “…Bir molla geldi; adımı Sefer koydu. Beni, amcamı ve adı Haso olarak değiştirilen Hovhannes’i sünnet ettiler. Ne kadar korkunç bir ağrı hissettiğimi hala hatırlıyorum. Vücudumun o bölümünü ateş gibi yaktılar ve kesilmiş o et parçasını kanıt olarak saklamak üzere güneşe koyup kuruttular…” [Sv. 2000. Gth. 122, sayfa 237].

81 yaşındaki Fındıcaklı Harutyun Alboyacıyan (1904 doğumlu) da aynı şekilde, mutsuz geçen çocukluğunu öfkeyle hatırladı: “…ebeveynimi öldürdükten sonra, beni ve benim gibi ergin olmayan çocukları toplayıp Cemal Paşa19’nın Türk öksüzler yurduna götürdüler ve Türkleştirdiler. Benim soyadım ‘535’ti; adım ise Şükrü’ydü. Ermeni arkadaşım da Enver adını aldı. Bizi sünnet ettiler. Türkçe bilmeyen bir sürü çocuk vardı; onlar Ermeni oldukları anlaşılmasın diye haftalarca konuşmadılar. Eğer çavuşlar bunu duysalardı onları falakaya yatırır, tabanlarına 20-30-50 darbe vurur, veya saatlerce güneşe bakmaya zorlarlardı. Bize dua ettiriyorlardı; ‘Padişahım çok yaşa!’ cümlesini üç kere tekrarlamamız gerekiyordu. Bize Türk giysileri giydiriyorlardı: beyaz entari, onun üstüne de siyah cüppe. Bir müdürümüz, birkaç bayan hocamız vardı. Cemal Paşa bize iyi bakılmasını emretmişti; zira o Ermenilerin aklını ve yeteneklerini çok takdir ediyor ve savaşı kazandığı takdirde, binlerce Türkleşmiş Ermeni çocuğun gelecekte kendi halkını yücelteceğine, bizim gelecekte kendisine destek olacağımıza inanıyordu… “ [Sv. 2000. Gth. 144, sayfa 269].

İşte bu nedenledir ki din değiştirmemek, Türke karı olmamak, Türk çocuklar doğurmamak için:

…Ermeni kızlar elele tutuştular,
Kendilerini Fırat nehrine attılar…

[Sv. 2000. Gth. 362, sayfa 417] [bu şarkının orijinali Ermenicedir].

Soykırımdan kurtulmuş, hatırlanmaya değer bir kişi olan Maryam Bağdişyan (1909 doğumlu) gözyaşlarını silerek ve mutsuz geçen çocukluğunu hatırlayarak yürek parçalayıcı bir sesle aşağıdaki şarkıyı söylüyordu:

Giden, giden Ermeni kızlar!
Bir gün ölüm bize düşer,
Düşmana avrat olmamaya,
Yeprat’ın19a içinde ölüm bulayım.

[Sv. 2000. Gth. 496, sayfa 438].

Nikomedyalı (İzmitli) Muşeğ Hakobyan (1890 doğumlu) sürgün yollarında kendi gözleriyle gördüklerini aynı tür kötü izlenimlerle anımsıyordu: “…40-50 kadar Ermeni kızın Türklerin eline geçmemek için elele tutuşup Fırat Nehri’ne atladığını kendi gözlerimle gördüm. …Bebekleri kılıçlarının ucunda havaya kaldırıp öldürüyorlardı.” [Sv. 2000. Gth. 228, sayfa 369].

Şebinkarahisarlı Mıkırtiç Khaçatıryan’ın (1907 doğumlu) anıları da o olayı teyit ediyor: “…Çok uzaklarda bulunan, Fırat’ın Dicle ile birleştiği Zıvane yakınlarındaki Divriği’ye vardık. Orada Ermeni kızlar kendilerine tecavüz edilmesin diye, dans eder gibi birbirlerinin ellerinden tuttular; Divriği Vadisi’nden Fırat Nehri’ne atladılar. …Biz ölümden korkmuyorduk, biz Türklerden korkuyorduk…” [Sv. 2000. Gth. 77, sayfa 161].

Erzincanlı görgü tanığı Garnik Stepanyan (1909 doğumlu) üzüntüyle, başka trajik olaylar da hatırladı: “Nisan günleriydi; Der Zor yakınlarındaki Hekimhane denilen yerde korkunç bir olay cereyan etti: Zıvaneli 30 güzel gelin kervanımıza katılmıştı. Bir gece onları toplayıp götürdüler; onları çırılçıplak soyup, dans etmeye ve kendilerini eğlendirmeye zorlamışlardı. Saçları darmadağın ve acayip bir halde geri getirildiklerinde, o gelinler hep birlikte elele tutuşup Fırat Nehri’ne atladılar” [Sv. 2000. Gth. 95, sayfa 200].

Erzurumlu Loris Papikyan (1903 doğumlu) gördüklerini çok etkileyici bir biçimde anlatırken, bahsi geçen olayı daha detaylı bir biçimde hatırladı: “…Türk jandarmaları köprü yakınlarında kendi çadırlarının etrafında bir şölen düzenlemişlerdi; zorla kız ve gelin kaçırmalar ve sapık tutkularını tatmin edecek çeşitli oyunlar düzenleyerek Ermeni kızlar ve gelinlerle mutlu oluyorlardı. Ben Türk görevlilerin Ermeni kızların en güzellerini, yaklaşık 30 kişiyi, nasıl ayırdıklarına, onları birbirlerine bağlayıp nöbetçiler eşliğinde, iğrenç niyetlerini gerçekleştirmek için kendi daimi mekânlarına götürmeye çalıştıklarına şahit oldum. Ancak o kızlar grubu Fırat Nehri üzerindeki köprünün yakınlarına ulaştığında, bir şimşek hızıyla tek bir vücut gibi hareket ederek korkunç bir yükseklikten Fırat Nehri’ne atladı ve gelecekte çekeceği eziyetlerden ve maruz kalacağı işkencelerden ebediyen kurtuldu. Kızların bu davranışı Türk jandarma komutanlarını çılgına çevirdi; o komutanlar canlı olan bütün yaşlı, kadın ve çocukların bağlanarak gruplar halinde suya atılmasını emrettiler. 200 metreden daha geniş olan bu derin nehrin yüzeyi cesetlerle dolmuştu ve sanki nehirden su yerine kan akıyordu…” [Sv. 2000. Gth. 90, sayfa 192].

Mersinli Soğomon Yetenikyan (1900 doğumlu) gördüğünü aynı şekilde üzüntüyle hatırladı: “Der Zor yolunda gözlerimizin gördüğünü düşmanım görmesin. …Bütün olanları hatırladığımda kalbim duracak gibi oluyor. …Kadın ve kızlardan oluşan 300-400 kişi kemerlerini çıkarıp kendilerini birbirlerine bağlamış, Türklerin eline geçmemek için birbirleri ardından Fırat Nehri’ne atlıyorlardı. …Suyun akıntısını göremezdin; cesetler suyun y